toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayırlı Ramazanlar


"İşte gerçek mutluluğun resmi...


Bir kuru ekmeğe muhtaç insanlar vardır ya hani, sadece karnım doysun başka birşey istemiyorum diyerek her ağzına götürdüğü kuru ekmek için bile şükreden o temiz insanlar...


Mutluluğu başka yerde arama, mutluluk aslında elinin altında....!


Sen yeterki kıymet bil..


İnsan üstüne değil, altındakilere bakıp her zaman şükretmeyi bilmeli..


Televizyonlarda ve renki basında yaşamları görüp


''Bizimki de hayat mı be?!!!..'' demeden önce bu fotoğrafa bakın diyorum..."


ve şu güzel cümleleri yazıyorum ..


Asalet Boyda değil , Soyda olmalı. !


İncelik Belde değil , Dilde Olmalı..!


Doğruluk Sözde değil , Özde Olmalı...!


Güzellik Yüzde değil , Yürekte Olmalı........!
ALINTI

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tedbir İle Takdir

Halbuki ne güzel unutmuştuk. Aslında unutmayı istemiştik. yine kendini hissettirdi yine deprem 99 yılını acıyla yadettik. Öncelikle bu konuda ne kadar hassas olursak olalım ölümü bile çabuk kabullenen ve ölümün en acı manzaralarına şahit olmamıza rağmen tedbirsiz, olmamız ve o an yaşadığımız paniğin,olayın kendisinden bize daha çok zarar verdiğini unutuyoruz.
Aklımda kalan bir kaç örnek vermem gerekirse ''İstanbulda bir filmin gala gecesinde çıkan panik ve yaralı sayısı (yüzlerkişi) İzmirde bir kaç yıl önce 4.4 şdettinde sırf balkonlardan atlayıp yaralananların sayısı''küçümsenmeyecek kadar çoktu. Böyle olası durumlarda aslında ne kadar tedbirden önce paniğe sarıldığımız ve devamında önlenemez sonuçlarla karşılaştığımızın resmidir.
Halbuki istersek bu tür zamanlarda kendimizi ilk yardım ve olası olayların öncesindeki tedbirleri öğrenebileceğimiz bir çok yol vardır.(Sağlık Bakanlığınca onaylı bir çok ilk yardım merkezlerinden yardım alıp kendimizi bu konuda geliştirebiliriz) NedenseÜlkemizde bu konuya çok az insan duyarlıdır. Maalesefki bu yüzden çok kaderci bir milletiz. Reflekslerimiz mantığımızdan önce hareket etmeye başlıyor; Bunun devamında kaçınılmaz üzücü olaylar yaşıyoruz.
Peki hayatımızı yaşarken kendimizi mahkum ettiğimiz kaderlere ne demeli.
Bu akşam deprem kendini bize 4,1 şidettiyle hatırlattı ve yine bildik manzaralarla.
Tabi bunu benim gibi Marmara bölgesinde yaşayanlar hissetiler. Bu akşam yaşadığımız deprem ana üstü Tekirdağ ve ilçeleriydi Allaha şükürler olsunki can ve mal kaybı olmadan atlattık.
Tüm dünyada gelişmiş toplumların çok gerisindeyiz. Bir ev alırken yada kiralarken hangimiz nasıl bir yapıda yaşacağımızı önemseriz. Biz Türk toplumun'nun olmazssa olmazlarından biri ev sahibi olma isteğimizdir.Kimseye muhtaç olmadan başımızı sokabilecek bir ev için yıllarca didinip dururuz; Bizim için o kadar önemlidir'ki bütün ihtiyaçlarımızdan ödün veririz...
Halbuki birazda bilinçli davransak. Çok cüzzi bir paraya mal olan bu konuda uzman kuruluşlardan yardım alıp(Belediyelerin ve Üniversitelerin beton araştırma ve yapı labaratuvarları) gibi yerlereden bina yapı araştırması yaptırırsak en azından yıllarca uğraştığımız büyük hayalimiz evimizin, içindede daha rahat yaşayabiliriz.
Belki biz göremesek bile ilerde çocuklarımız bizden kalan evlerde tedbirimizden dolayı mutlu ve sağlıklı hayatlar yaşayacaklardır. 99 depreminden sonra! Sadece alacağamız veya kiralayacağımız evlerin zemin etüdü sorusunu sözde bir var. Sözüne inanıp ikna oluyoruz. Şunu unutmamız gerekiyorki alacağımız tedbirlerle hayatımızın önemini kendimiz belirleriz. Kıssadan hisse bir fıkrayla konuyu bağlamak istiyorum. Millet olarak bu uyarıları dikkate alıp tedbirli vede güzel umutlu yarınlar yaşamamız dileğiyle.
HOCA EFENDİ
Hoca efendi camide vaaz vermektedir.tam o esnada bir tusinami oluşur ve köy sular altında kalmaya başlar.
Cemaat camiyi hızla terketmeye başlarken hoca efendiyede hocam hadi öleceksiniz derler
Bizim hoca efendi Allah sevdiği kullarını korur. benim kaçmama gerek yok der
Sular camiyi kaplarken hoca minarenin minberine çıkar. Hoca efendiye bir bot gönderirler
Hoca efendi gitmemekte ısrarlı Allah sevdiği kullarını korur der.
Sular iyice yükselir.
Hoca minarenin tepesine çıkar. bu seferde hocaya bir helikopter gönderirler.Hoca efendi yine Aynı sözü tekrar eder Allah sevdiği kulları korur.Bizim Hoca efendi sulara gömülüp ölür.
Melekler karşılarlar. Hocam buyrun nereyi arzu edersiniz.
Hoca efendi ben Allaha küsüm diyip omuz silker.
Benim bütün güvenime ve sarfettiğim sözlerime rağmen Allah beni korumadı der.
Gayipten bir ses! O salak kuluma önce bir uyarı, sonra bir bot, sonrada, bir helikopter, gönderdik.
Bizim bütün uyarı ve kurtarışımıza kulak vermedin bu salağında cennetimde yeri yok der
.

Sözün Özü

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"... Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar... Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?Ve ıslak toprak kokusu
var mıdır dosyalarınız arasında?Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Müşfik KENTER

5 Nisan 2009 Pazar

Öyle Bir Şey İşte

Saat 5:55, sanırım uyumakta zorluk çektiğim geceler olmazssa bloğuma yazmayı unutacağım. Aslında bu saatte ne yazılır ki? Son günlerde yöresel "kol bastı" oyunumuzun bir reklam sayesinde hit olmasını mı? Ya da Obama'nın Türkiye'ye gelişi ve bundan dolayı Ankara ve İstanbul'da hayatın duracağını mı?
Buldum! Sanırım, benim gib işten çıkışını kutlayan, şu anki kriz koşullarında kira, aidat, faturalar, zorunlu ihtiyaçlar bunların hiç birini umursamayıp prensiplerinden taviz vermemek adına istifayı basasan bir sürü insan vardır. Aslında cesaret olarak algılanmasını istediğim için yazmıyorum. Açıkçası pekte akkılıca değil belki ama, bir İnsanın kendi kararları, prensipleri ve en önemlisi de insan üstünde sürekli negatif, bir etki bırakan, sağlıksız insanlarla ve de ortamlarda çalışmaması gerektiğine inanıyorum.

Kaba bir tabir ama, eminimki bir çoğumuz ekmek parası için "ayıya, dayı" demek zorunda kalıyoruzdur. Bana komik, aynı zaman da acınası bir etki bırakan bu ayıların; bir çoğu aslında ya birilerinin sırtından ezmeye çalışır ya da başkalarından kalan mirasla, emek vermenin ne olduğu hakkında ufacık bir fikri olmadıkları için emekleri sömüren ayılardan olurlar.

Bu mahlukatlar genelde kendilerini boy aynasından değilde, dev aynasından görürler. Basit beyinleri sadece küçük hesaplar dışında birşeye çalışmaz. Birilerinin gücüne sığınarak "Kraldan çok kralcılık" oynayan sözüm ona insanlar vardır...
Asıl insanlığın, kendi alın teri olacağı, gerekirse bir kasa limon alıp pazarda satıp aslan gibi dolaşması gerektiğini bilmezler. Acınası dedim; bu "insanım" diyen zavallılara acıyorum. Birilerinin boyundurluğu altında yaşamak, her halde hiç bir insanın yaşamak istiyeceği bir durum değildir. Kendi iradesini kullanamayan bir insan; sırf para için etek öpen bir ayıya "eyvallah" etmemenin mutluluğunu yaşıyorum.

Bunu da gerçekten kutladım: Cebimdeki son paraya kadar kredi kartımın son limitine kadar, kira, gelecek faturalar, ödenecek, hiç düşünmeden; insan istedikten sonra başaramayacağı şeyin olmadığına inananlardan olarak harcadım. Nacizane fikrim olarak da; böyle el etekçilerle zaman kaybetmektense, gider o limonu ben satar kendi işimin patronu olurum. Bu bir kasa limon bile olsa! Yeterki sağlık olsun! Azim olduğu sürece başaramayacağımız hiç bir şey yoktur. Herkesin "kralcı" değil"de limon kralı olması dileklerimle...


Sevgili blog saçmaladın deme bana bu saatte bunu yazabildim:)




16 Mart 2009 Pazartesi

Yüzümdeki Tokat

Dinliyorum, dinledikçe hayretimin bakışlarımda oluşturduğu olamaz böyle bir şey etkisini hissediyorum. Okulda beş altı kız öğrencinin bir arkadaşımı okul çıkışında döveceklerini öğrendim. Ve arkadaşımı uyarmaya gittim. Bunu öğrenen kızlar beni sınıf çıkışında yakalayıp tehdit etmeye başladılar. Sınıftan çıkan gürültülere ‘’Bayan Öğretmenlerimizden bir tanesi duyup içeri girdi’’ Ne oluyor!" Kızlar "bu bizi gammazlamış" dediler. Bende öğretmenim evet bunu söyledim. Suçu ne olursa olsun altı kişinin bir kişi üzerinde kaba kuvvet göstermesini onaylamıyorum. Öğretmen "sen kimsin? bu olayı düşünmek sanamı kaldı lan" ve sonrasında benim burada telaffuz edemeyeceğim kadar ağır hakaretler, ettiğini söyleyen öğrenci, yine sonrasında bu öğretmenin hızını alamayıp kendisini tokatladığını, buna rağmen hala kendisine açıklama yapmaya çalıştığını söyledi. Sevgili öğretmenimiz üstünlük egosunu tatmin edememiş olacak ki tokadı üçlemeye kadar gidiyor…
Öğrenci daha fazla dayanamayıp "sakın bana bir daha el kaldırma." Demesine rağmen bu seferde omzundan tutulup tahtaya yapıştırılıyor.’’ Sen benim kim olduğumu biliyormusun? Bana bunu diyorsun" tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.
16 yaşındaki öğrenci arkadaşlarının önünde kırılan gururunu, maruz kaldığı dayak ve hakarete, daha fazla dayanamayıp öğretmeninin elleri arasından sıyrılıp bir tokatta kendisi patlatıyor. Ve öğretmenine ben size saygı duymaya çalışıyorum. Bütün saygısızlığınıza rağmen bunun yanı sıra öğrencinin korktuğu en önemli şeyse okuldan atılacağı veya sınıfta bırakılacağı ilk aklıma gelen şey ‘’ Okulda idare sorumlusu yokmu?
Cevap evet var. Ama maalesef böyle haksızlıklara sürekli şahit oldup idareye gittiğimde sen buraya gelip Öğretmenlerini şikayet ediyorsan! sende vardır bir sorun denip azarlanıp gönderiliyorum.
Örnek bir keresinde hafta sonu istiklal marşını okumak için seçilen bir öğrenci arkadaşımın marşı hatalı okumasından dolayı müdürün kendisini yüzlerce öğrencinin karşısında üst üste tokatlandığına şahit olduk düşüne biliyormusun?O öğrencinin o kadar arkadaşlarının önünde yaşadığı gurur kırıklığını…
Hatta bir keresinde içimi acıtan bir durumu daha anlatayım erkek öğrencilerden bir tanesi öğretmenlerinden birinden öyle bir dayak yemişki bunu bütün bedeninde ve yüzünde görmek mümkün okuldaki bu adaletsiz sistem öyle rahatsız ediyorki! Artık idareye gidişini ve alacağı cevabı merak ediyorum. Müdürün hiddetli bağrışı şuan ki gibi kulağımda Allah belanızı versin. Bıktım sizden lan! Öğrenci yediği dayağın ve yaşadığı korkunun etkisiyle gözyaşları boğazına tıkanmış. Sesi titreyerek öğretmenim benim bir suçum yoktu sözünden sonrası ağzında kestirilerek kovulması
Düşünüyorum’da bir Öğretmen öğrencisinin kendisine el kaldırmasını sağlayacak kadar pervasızlığı nasıl gösterebilir bir öğrenci ise okulda kimi kime şikayet edeyimki düşüncesiyle Savunma mekanizmasını kendisinin oluşturması gerektiğini düşünüyor. Ve sonrasında biliyormusun? ‘’Diyor o öğretmen benimle bir daha muhatap olmuyor’’ yaptığımın çok yanlış olduğunu biliyorum. Ama en azından biraz olsun etkili olmuşki okul koridorunda kulak tırmalayıcı, sersiyle diğer öğrencilere bağırdığında benim orda olduğum zamanlarda bana bakmadığını bile görmek beni mutlumu ediyor? Evet. Çünkü böyle bir öğretmenin bana vereceği önemide açıkçası hiçte önemsemiyorum…

''Okuduğumuz gazetelerde’de öğretmenlerin öğrencilerine şiddet gösterdiği haberlerlerini hepimizin dikkatini çekmiştir.
Mesleğini en güzel şekilde icra eden öğretmenlerimizde var. Öyleki hayatlarını onlar benim çocuklarım, diyip kendilerini öğrencilerine vede meslek aşkına feda edenler. Elleri öpülesice öğretmenlerimiz. Sizi tenzih ederek ve sizin vasfınızı lekelemeye çalışan eğitmenim diye geçinen bu kişileredir sözlerim.
Bir çok Anne, Baba, çocuklarının kulaklarını ve gözlerini istemedikleri bir çok olumsuzluğu kapatmaya çalışırken ‘’bir eğitmenin öğrencilerine yani ikinci anne ve baba vasfını taşıyan kişilerin bu şekilde davranışı’’ beni derinden üzdü.
Son yapılan araştırmalara göre okullarda yapılan aramalarda öğrencilerin birçoğunun üstünde delici ve kesici maddelere rastlanmıştır. Bunun nedenininse şiddet filmlerinden yola çıkarak kendini koruma metodu olarak görüyormuş öğrenciler..
Öğretmenine zarar veren öğrencilerin sayısıda küçümsenmeyecek kadar büyük
Fikrimi söylemem gerekirse bir müdürün yüzlerce arkadaşının yanında bir öğrencisini tokatlalaması böyle bir olaya davetiye çıkarır nitelikte. Birde o yaşlarda ergenlik çağı dediğimz hassas bir dönemden geçen bir gence bunu yapmak hiçte etik bir davranış değil. Okullarda bu şekilde eğitim verildiği takdirde Kurtlar Vadisi filmindeki kabadayılara özenen daha çok hayranlar yetiştiririz.
Öğretmenlik mesleğinin kurallarından bazıları şunlardır.
1- İnsanlarla iyi iletişim kurabilen; sevecen, hoşgörülü, sabırlı,
2- öğrencilerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilen.
3- iyi bir öğretme ortamı sağlayabilen
4- sözel yeteneği gelişmiş kişiler
Saydığımız 4. şıkta gerçektende örneğimde belirttiğim gibi sözel yeteneği bayağa gelişmiş bu öğretmen bile demek istemediğim kişilere çocuklarımızı emanet ediyoruz.
Toplumumuzda hepimizin karşılaştığı akademik ünvan, olarak bir yerlere gelipte ama toplumdaki kişisel davranışlarında sağlıklı iletişim kurmasını bilmeyen birçok önemliyim diyen kişiler vardır.
Çocuğuna hiçbir şey vermesini bilmeyen cahil anne ve babalarımız vardır.Alt yapısı zaten çok zayıf olan bu çocukların okula gidip böyle öğretmenlerden eğitim alması da okumuş ama adam olamamış sözünüde aklmıza getirmiyor değil…
Bu okulun dını merak edenler BAĞCILAR TİCARET MESLEK LİSESİ
Söylenen bir çok bir çok olumsuzluğuda yazmadığımı belirtmek isterim. Dilerimki MEB bu konuda daha araştırmacı vede duyarlı olur...


ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERE HİTABI
(KÜTAHYA LİSESİ - 24 MART 1923)
"Muallime hanımlar ve muallime efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.
Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.
Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.
Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.
Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum

6 Mart 2009 Cuma

İnsan Olmanın Erdemi

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hayat bir dantel gibi sevgiyle ve iyilikle işlenmesi gereken bir hediyedir. Hepimizin çevresinde bizde hayranlık bırakan, "ama yok ya bu insan olamaz!" Dediğimiz insan görünümündeki varlıklarda vardır. Bir hümanist olarak insanların yaptıklarına rağmen insanı, insan olarak seviyorum… Mevlana’nın güzel bir deyimiyle anlatmam gerekirsede, "yaradılanı yaradandan ötürü severim" Hele bazı yaratılanlar vardır ki, gerçekten insanlık vasfını en güzel şekilde taşırlar.
Açıkçası içinde bulunduğumuz şu dönemde herkesin önce ben diye düşündüğü merkezci tavırları etrafımda çok görmeme rağmen, bana yaratıcıyı en güzel şekilde hissettiren insanlarında var olduğunu görmek, insanlık adına hala umutlu olmama neden oluyor.

Öyle insanlar var ki; yüzlerce insana iyilik ve yardımda bulunan, bir sürü öğrenciye burs veren, yurdun bir çok şehrinde bir yaşlıya, bir ihtiyaçlıya sahip çıkan ve ben bu insanların varlığını görebildiğim için onur duyuyorum.
Din, dil, ırk gözetmeksizin sadece, insanlık adına birilerine el uzatabilmek, kaç insanın harcıdır ki?
Hepimiz bilirizki vermek çok farklı bir erdemdir. Genelde zengin olan insanların yaşadığı lüks hayatlarını okur, dinler ve görürüz. Bu insanların yatırımı sadece daha fazla kazanmak! Daha fazla lüks yaşama adına atılan adımlardır. Birileri onların ne kadar zengin olduğunu görsün, duysun ve bilsin çoğu zaman gazete ve dergilerde paranın verdiği çılgınlığı her şekilde kareleyen resim ve yazıları gördükçe birçoğumuzun "yazıklar olsun" dediği insanoğluna değerlerimizin yozlaştığını, parayı araç değilde amaç olarak gören bu insanlar bizide insanlığımızdan utandırır.

İnsana yatırım, kaçımız buna önem veririz? Evet, bazı insanların tek gayesi bu, İnsana yatırım!

Bence böyle güzellikler yazılmalı, çirkinlikler utansın diye! Etrafınızda böyle değerlerin olması dileğiyle…



26 Şubat 2009 Perşembe

Kendine Sor Ben Neyim Diye

Bu gün gazetede okuduğum bir haber beni bir hayli etkiledi! Ve bu konu hakkında düşüncelerimi belirtmeden de geçemedim. Olay amerikada geçiyor, "Barian Wilson, itfaiyecilikten emekli olduğu 1995 te ölümcül bir trafik kazası geçiriyor. Arabada wilsonla beraber üç papağanı var biri kaza esnasında ölüyor. Wilsonda kazada beyninde ciddi bir hasar almış ve sağ tarafıda felç olmuş. Wilson'ın yürüme ve konuşma yeteneğini kazanabilmesine imkansız gözüyle bakılır. Ve ömür boyu yatalak kalacağını söyler doktorları Wilson 58 yaşında yani çoğumuzun bu yaştan sonra, "Bundan ne köy olur ne kasaba" diye düşündüğümüz bir yaş. İşte her şey bu süreçte başlıyor..."
Böyle bir durumda acaba kaçımız hayatta kalma isteğiyle yaşamak isterdik. Yani biri vursun kafamdanda beni bu eziyetten kurtarsın tıpkı kurtuluşu olmayan atlara yapılır ya kafasına bir tane sıkılıp öldürülür...
sedece ben mi böyle hisederdim acaba?

Wilson ise bunun tam tersini yapıyor yani hayat bittiği yerde başlar felsefesini uyguluyor kazada onunla beraber sağ kalan iki papağanın sayesinde konuşmaya başlıyıp hatta ömür boyu yatağa mahkum kalacak tezinide çürütüp ve yürümeye başlıyor.Wilson aynen şöyle diyor kafamdaki yara o kadar büyüktü'ki hayatım boyunca iki yaşındaki bir çocuk gibi bile konuşamıyacağımı sanıyorlardı.(Ama ben henüz düşünme olgumu kaybetmemiştim ve eğer hala düşünebiliyorsam ben yaşıyorum ama kaderime boyun eğmememeliyim ve iki papağanım sayesinde de bir gün ağzımdan bir kelime çıktı sonra bir tane daha bir tane daha ben artık yürüyebilirdimde ve bunuda başardım) aslında bu bazılarımıza ders olacak nitelikte bir yaşam öyküsü bir çoğumuz ufacık problemler karşısında bile bize ne kadar haksızlıklar yapıldığını düşünür ve pes ederiz.Herşeyi olumsuz görmeye başlar bir perinin sihirli deyneğiyle hayatımızı değiştirmesini isteriz. Biz o kadar hazıra alışmışızki hep birilerinden medet beklemişizdir. Wilson ve onun gibi bir çok insan'ın hayatlarının bittiği zanettiğimiz yerde bize insan oğlunun istediği zaman her koşulda her zorlukla başa çıkabileceğini hissetirmesi kendi adıma konuşmam gerekirse!Bir tokat gibi suratıma iniyor...

Yüce Allah insan oğlunu yarattığı bütün varlıklardan daha güçlü ve daha donanımlı yaratmıştır.
Özümüzün bir avuç toprak ve bir damla sudan oluşturulduğunu Allaha karşı unutmayıp sadece Allaha karşı ne kadar aciz olduğumuzu unutmamak şartıyla ama öte yandanda istediğimiz sürece ölüm dışındaki tüm olaylarla başa çıkabilecek tüm donanım ve niteliklere sahip olduğumuzu unutmamalıyız.

ölümün bile tadı çıkarılacak bir olay olduğunu biliyor mudunuz? Okuduğum bir kitaptan öğrendim bende bunu (Annem ve Hayatımın Anlamı IRVIN YALOM )psikoterapi öykülerini anlatan ve okuduktan sonra hayata bakış açımı değiştiren güzel bir kitap doğrusu!'' öykülerden bir tanesinde artık kendileri için pek yapılacak bişey kalmadı teşhisi konulan kanser hastalarının sadece periodik olarak düzenlenen pisikolojik terapi seanslarından birinde geçen bir konuşma...
Hastalardan bir tanesi karşısında oturan doktora bakarak g"eçtiğimiz ay arkadaşımın biri uykusunda öldü ne şanslı bir ölüm değilmi?" Doktor neden böyle düşündüğünü sorar hastası "nasıl düşünmemki siz yaşamak isterken ve ölüceğinizi bilmek ve en acısıda her gün o içindeki tüm yaşama arzusuna rağmen ne zaman öleceğim diye beklemenin ne kadar acı olduğunu biliyor musunuz? Hayır siz bunun ne kadar acı bişey olduğunu bilemezssiniz... "

Yine hastalardan bir tanesi bu hasta çok uzun zaman dır kanserle mücale eden ve doktorların yaşaması mucize dedikleri bir hasta sanırım ölümü çok acı olarak nitelendiren arkadaşına vereceği cevaptan sonra, aslında mucizeyide içinde pozitif enerji ve her şeye olumlu bir bakış açısından kaynaklandığını sizde benim gibi farkedeceksiniz.

İşte bir anda ölümü bile gözümde başkalaştıran cevap "neden Ölümü bu kadar basite alıyorsunki?"
Bence ani bir ölüm en kötü ölüm şeklidir. Sen ve ölüm bu kadar basit misiniz?
Aileni, varsa kocanı, en önemliside çocuklarını ölümüne hazırlamak.
''Zamana ihtiyacın var. Aceleye getirilmemiş zamana''
Hayatın bitirilmemiş işleriyle ilgilenmen gerekiyor. Çünkü projelerinin gelişi güzel bir kenara atılmayacak kadar önemli!... Tamamlanmayıda çözümlenmeyide hakediyorlar. Aksi takdirde bu güne kadar yaşanmışlığının ne anlamı var arkanda güzel izler bırakmalısın bunu başardığın sürece sadece mecazen bir ölü olacaksındır. Aslında hep yaşayacaksın. Dahası diye tamamlıyor sözlerini'' Ölmek hayatın bir parçası onu kaçırmak, o olurken uyumak hayatın büyük maceralarından birini kaçırmaktır.

Bana göre sözün bittiği yer hala en küçük bir sorunda bile kendimizi bırakabiliyorsak bu yaşamlar bize ders olmalı!..
Hayat sevgiyle, iyilikle dantel gibi örülmesi gereken ve bize lütfedilen bir hediyedir kimsenin taşıyamıyacağı yükle cezalandırılmaması dilekklerimle...

23 Ocak 2009 Cuma

müşteri şikayet mektubunda son nokta

Zaman zaman e-maillerime çok ilginç mesajlar düşüyor, hepiniz bilirsiniz. İşte bu ilginç maillerden bir tanesi, biraz traji komik, ama kesinlikle gerçeklik payı çok yüksek. Düşünerek, ama benim gibi çok gülerek zevkle okuyacağınızdan eminim. Olay bir tüketicinin başına gelenleri anlatıyor: Vestel'e yazılmış gerçek bir tüketici mektubudur:
vestel onyx flat 82 ekran 16:9 100 hz pip marka televizyonu sene önce 2.100 ytl vererek satın aldım. bu süreç (1 yıl önce)
içerisinde ilk önce konjektörü bozuldu. sebep olarak stand by)
konumunda bıraktığınız için bozuldu dediler. 260 ytl ücret
aldıktan sonra tamir ettiler. ya sabır olur böyle şeyler dedim
sineye çektim. bu arızanın üzerinden 1 yıl geçti. bu kez
renkler gitmeye başladı. servis çağırdım. renk tüpü bitmiş 600
ytl dediler. bu durum, yenisi 1000 ytl civarı olan bir
televizyonun, tüpü 600 ytl olunca çöpe at yenisini al demek. 82
yılında amcamın almanya’dangetiridiği itt schaub lorenz marka
televizyon hala takır takır çalışırken vestel üretimi 2.100
ytl'lik televizyon çöp oluyor. avukat olsam sizinle uğraşırım.
ama ben bu dünya da olmasa da öbür dünyada kesin çözüm yaratan
başka bir yol seçiyorum.

şimdi….bu televizyonu üretenin, yapım aşamasında çalışanın,
kamyona koyup istanbul'a getirenin, mağazasına koyup
müşterisine satanın, eve getirip kuran teknik servisinin,
vestel reklamın da oynayan sanatçısının, o fabrikayı yapan,
mimar ve mühendisinin bu firmanın sahibi mehmet nazif zorlu
olmak üzere ölü - diri tüm zorlu ailesinin

allah bin türlü belasini versin….. iki yakalari bir araya
gelmesin…. fabrikalari yansin, ocaklari batsin….. kuru ekmeğe
muhtaç kalsin….. kestiği kurbanlar ettiği dualar kabul olmasin…
mezarlarina bir tas su döküp, fatiha okuyan olmasin…..
cehennemin en dibinde cayir cayir yansin….. vatandaşta sattiği…
çürük malin parasiyla satin aldiği uçaği düşsün, yati batsin…..
soyu kurusun…. arayani sorani olmasin……
amentü birsin ve billahi nursun. bütün müsibetlerin vestel'in..
üzerinde dursun.
eveet. şimdi rahatladim.

gelelim ben im gibi ‘yerli malı yurdun malı herkes bunu
kullanmalı’ düşüncesi ile yaşayan ulusalcı öküzlere....
araştırmadansormadan, en azındanwww.sikayetvar.com'da ki
vestel hakkında yazılanları okumadan2.100 yytl verip bu
televizyonu alan birisi olarak, öküz olduğumu kabul ediyorum...
ama günün birinde bu aile’ye (zorlu) mensup birisiyle
karşılaşırsam, burnunun üzerine kafayı koyacağımı buradan
taahüt eder, şimdiden yaptığım bu açık tehdit’i yetkili
savcılıklara bildiririm. ayrıca allah kısmet ederse bu yaz
tatilinde çeşme’ye giderken, üşenmezsem arabanın bagajına
televizyonu koyup vestel fabrikasının kapısının önüne atacağım.
o fabrika da bu televizyonu üreten herkesin münasip bir yerine.
sokacakları kadar un ufak edip hediye olarak bırakacağım. tabii
en büyük parça mehmet nazif zorlu’ya.. vestel kullanıcısı bir
müşterisinden hatıra olarak.
bu yazdiklarima ilaveten yok biz doymadik bi de küfür ve dayak
yemek istiyoruz diyorsaniz adresim de telefonum da gerçektir.
yiyorsa arasiniz. sizden bu durumu düzeltmeniz için birşey de
istemiyorum. zira firma olarak zaten böyle bir vizyonunuz yok.
mali satana kadar sizin işiniz. allahin babadağli basmacisindan
elektronik devi olursa bu kadar olur zaten



Alıntıdır...

21 Ocak 2009 Çarşamba

SENİ SEVİYORUM

Kaçmaya çalıştığın gerçek bir gün karşına çıkacak. Ve işte o gün kaçacak yerin olmayacak ben senin varlığını sevdim. Yokluğunu seviyorum. Sana ulaşamadığım dakikalarda Seni duymayı seni özlemeyi hiç görmesem bile seninle olmayı seviyorum Hiç hiç korkmuyorum seni sevmekten senin gülüşünü seviyorum Her bana bakışında gözlerindeki o duyguyu gözlerindeki gözlerimi seviyorum Gönlünü, seviyorum özünü, seviyorum senin dudaklarındaki sözlerini seviyorum. Yinede korkmuyorum seni sevmekten. Ben ben sendeki o sıcaklığı seviyorum sana olan uzaklığı seviyorum
Yanaklarından akan o gözyaşlarını en çok dağınık olduğunda saçlarını
Beni arayan ellerini seviyorum.
Yalnızlığımı seviyorum sebebi sensen ayrılığını seviyorum en çok yalnız kaldığımda
Beni bulan gönlünü seviyorum
Ben en çok senin bana olan sevgini seviyorum

İçimden haykırmak geliyor dünyaya sığdıramadığım seni kalbime sığdırmak
Ağlamak geliyor seni görmezssem
Özlemek geçiyor içimden seni sevmek geçiyor
İçimden sana giden bin bir türlü yol geçiyor
Korkmuyorum seni sevmekten ben yalnızca seni seviyorum
Ne o muhteşem güzelliğini ne kalbindeki özelliğini
Nede sevdiğim için. Seni yalnızca sen olduğun için
Ruhun için kalbin için aklın ve sevgin için seviyorum

Ben ben seni en çok kendim için seviyorum
Beklide ilk defa bencil oluşumu sana borçlu olduğum için
Seni seni her şey için seviyorum ve sahip olmadığım hiç birşey için
Yinede korkmuyorum seni sevmekten her dakika seninle olmayı seviyorum
Gözlerimi her açtığımda aklıma gelişini seviyorum
Her gece uyumadan önce seni sevdiğim aklıma gelince
Sensiz uyumayı bile seviyorum uyumadan önce seni düşününce

Ben seni en çok Umutsuzluğunda beni bulduğun için seviyorum
Yinede korkmuyorum seni sevmekten
Ben seni bu şehirde olduğun için değil benimle aynı toprağa ayak bastığın için
Benimle aynı gökyüzünü paylaştığın için seviyorum
Geceleri gözlerime vuran ay ışığı seninde yüzüne değdiği için seviyorum
Benim kemiklerimi ısıtan yaz güneşi sanada sanada sıcaklık veriyor diye seviyorum seni...
Benimle aynı zamanı paylaştığın için seviyorum .
Ben seni benimle yaşadığın için benden hiç gitmediğin için seviyorum
Beni hiç terk etmediğin için ellerini seviyorum Allaha açıldığında

Kalbini seviyorum kapılar açıldığında ve gözlerini seviyorum
Ve her açıldığında kapının bana baktığında içimde yakaladığım coşkumu seviyorum.
Her bana baktığında seni sevdiğimi hatırlamayı seviyorum
Yinede korkmuyorum seni sevmekten
O kadar çok seviyorumki seni sevmeyi yalnızca sen olduğun için hayatımda
Kendimi bile seviyorum. Sen olunca aklımda kalbimi seviyorum
Seni seviyorum gözlerimi seviyorum seni görüyorlar
Ruhumu seviyorum senin ruhuna bu kadar yakın diye
Gülümsemeni seviyorum seni düşününce ayakta kalışımı seviyorum sebebi sen olunca
Yinede yinede korkmuyorum seni sevmekten

Ben sana olan sevgimi yazan kalemimi seviyorum
Senin adını yazdığım kâğıdı seviyorum sana olan sevgime benzettiğim her sevgiyi seviyorum
Bana seni hatırlatan her şeyi sana giden yolları seviyorum
O kadar çok seviyorumki seni seni kaybetme korkumun sebebinde sen olduğun için seni seviyor yinede korkmuyorum seni sevmekten korkmuyorum

5 Ocak 2009 Pazartesi

Gün Işık Bekliyor...

Yine Filistin, yine İsrail bu yaşanılan insanlık dramı devam ettikçe sanırım benimde başka bir konuya odaklanmam zor olacak. Güncel gazeteler ve görsel basından olsun. Takip ettiğimiz Gazze dramı İsraillin Filistin üzerinde orman kanunu yasalarını uygulamasını açıkça göstermektedir. Hepimiz belgesel seyretmişizdir. Bir koyun sürüsüne giren ayı sadece bir koyunu alır ve sürüden uzaklaşır. Ama kurt, bunu yapmaz açgözlülüğü ve doyumsuzluğunun verdiği duyguyla sürüdeki tüm koyunları katleder… Bu gün İsrail’inde yaptığı budur! Sorun Hamas ise neden? Ayının yaptığı gibi bir koyun değilde kurdun yaptığı gibi bütün masum koyunları katlediyor. Biliyoruz ki İsrail dünyayı Haması sorun gösterip, burada aç kurt rolünü zevkle üstlenip savunmasız Filistin halkını acımasızca katledip, Filistin topraklarını ele geçirme isteğidir. Hepimizin bildiği Ortadoğu projesini uygulama adımlarından biridir bu. Bu projeye Türkiyeninde dahil olduğunu biliyoruz!
ABD, İSRAİL, AB birliği ülkeleri Türkiye üzerindeki oyunlarındada takdire şayan başarı göstermektedirler. Doğrusu, öncelikle Türk Kürt ayırımını yaptırıp kardeşi kardeşe vurdurma taktiğinden tutunda özelleşme adı altına yatan bütün sanayi ve endüstri kuruluşlarını satın alma ki Türk topraklarını bile satın almaya başlamaları!
Evet Ortadoğu projesine adım adım atılan planların parçası bunlar. Yani (böl parçala yut) taktiği Filistine’ yapılan ve maalesef başarıya gitmek üzere olan bu kanlı zafer sadece seyrimize bırakıyor.
Yani Amerikan filmlerinde seyrettiğimiz rambolar arnıld şwartzeneger kahramanlıklarını yine böbürlenerek seyrettiriyor bize Avrupa ve yine filmlerinde olduğu gibi terörist olarak adlandırdığı masum Müslümanların kanlı zafer filmini çekiyor, hadi bakalım iyi seyirler diyerek.

Dün akşam seyrettiğim bir TV kanalında önce son dakika haberi olarak program sunucusunun söylediği( Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın yaklaşık yarım saat önce Genel Kurmay Başkanıyla görüşme yaptığını ve bunun sonrasında, İsrail Başbakanıyla yaptığı görüşmede gazze'den derhal çıkın! Eğer üç saat içinde çıkmazsanız İsrail’i vuracağız dedi) herhalde günlerdir seyrettiğim insanlık dramının etkisinden mi olacak evet bu olmalı dedim. Ama sonrasında sunucunu Başbakan bunu deseydi ne olacaktı sözlerinin sadece ne gibi olumsuzlukların olacağının tartışması olduğunu öğrendim… Açıkçası Türkiye siyasi açıdan elinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyor. Neden?
Arap ülkeleri din kardeşleri karşısında bu kadar duyarsız olabiliyor! Neden? Tepkilerini gösterme adına ellerindeki silahı yani petrol vanalarını kapatmıyorlar, Ne yazık ki sınır komşusu mısır bile yaralılara bile, kapılarını açmıyor’’ bu acımasızlığı yapan. Arap din kardeşleriyse İsrail’de kendine yakışanı yapıyor ve hiç birimizin bu olayı çok görmemiz mi lazım acaba hayır olamaz o zaman siz Araplar dan isteğim Yahudi dinine geçinki davranışlarınızı, İsrailinki gibi Yahudi bunlar insanlık beklenmez!... Diyip umudumuzu keselim. Hayatım boyunca hiçbir siyasi partinin ideolojisini yürütmedim herhangi bir protesto ve ya mitinge katılmadım. Ama Pazar günü çağlayanda Filistin yararına düzenlenen mitinge katıldım. Müthiş bir insan seline şahit oldum. Gözlerdeki tek mana burada oluşumuz bir işe yaramalı yaramalı ısrarı vardı tıpkı benimde hissetiyim gibi orda oluşumuz bir işe yaramalı!
İsrail tüm dünyaya meydan okumamalı!..artık kuzuları kurtlara kaptırmamalı...

29 Aralık 2008 Pazartesi

Aynı Allah'ın Evlatları Değiliz

İsrail tam bir katliam yaptı.İnsanlık bu katliamı izlerken İsrail insanları değil insanlığımızı öldürüyor.Böylesi bir şiddete kim nasıl dayanabilir?Gazze’den gelen fotoğraflara iyi bakın. O karelerde insanlığın bilgiyle, teknolojiyle, siyasetle, akılla, vicdanla inşa etmeye çalıştığı ne varsa onun paramparça olmasıdır.
İnsanlığın çöküşüdür.İsrail 2009 yılına muhteşem bir açılış yapıyor.Pek kıymetli, “Müslüman”, büyük kurtarıcı, “zenci” Obama’ya anlamlı bir selam çakıyor.
İslam dünyasının petro dolar zengini Araplar, yağlı kıçlarınızı kaldırın da vanaları kapatın... Hadi...İmkansız değil mi?
Daha Dubai’de inşa edecek çok proje var...Trilyon dolarlar orada dururken iki Müslüman çocuk ölmüş... Kime ne?Ismarlanacak süper yatlar, beslenecek nadir atmacalar, kaçırılmayacak ziyafetler var...
Arap dünyası saldırıyı kınamışmış...Gazze’deki fotoğrafa bakıp hâlâ iştahla yemek yiyen Araplarla aynı dinden olabilir miyiz?Bizler, bu katliama sessiz kalamayız.Kalmamalıyız.
İsrail, insanlığa kafa tutarken Allah’ın ipi nerede? Sarılalım...Ama, önce bulalım o ipi...
Yüreklerimize asılı o ipi yakalamak vicdanımızı yoklamakla mümkün...Yataklarında öldürülen masum sivillerin Arap veya Yahudi olması neyi değiştirir...4 yaşında bir kız çocuğu katledildiğinde saf olunacak tek taraf vardır.
Bizler aynı Allah’ın evlatları olamayız.“Müslümanım” diye ikiyüzlü petrodolarcı “Arap”larla aynı safta duramayacağım...
Onlar İslamsa ben değilim.Bunların “Selamün Aleyküm”lerine , “ve aleykümüsselam” denebilir mi?
O bombaların tetiklerine basan Yahudilerle aynı insanlığı paylaşmıyorum.Bu manyak katillerle konuşulacak bir şey olabilir mi?
Verin Mescid-ül Aksa’yı... Yıksınlar... İnşa etsinler ne edeceklerse... Bu kan dursun...Saf olunacak yer insanlığını yoklayan ve bulabilenlerin yanıdır.
Dinlerin, siyasetlerin, ülkelerin ve milletlerin yanı değil...

Sen Ağlama Şimdi Gülenler, Ebediyette Kan Ağlayacak.

Gazzedeki İsrailin kanlı zaferini seyretmek eminimki hepinizi benim gibi kahrediyordur.Bu ne vahşettir!..Allahım cılız çığlıkların dışında bir ses yok. dünya nerde? Neden? Amerika ve İsrail söz konusu olunca dünya susup seyreder. neden? devletler tek bir ses olmayı denemiyor.Nerde? Birleşmiş Milletler, nerde? İnsan hakları,
Sivil toplum örgütleri, azınlık topluluklar protestolarla,yürüyüşlerle, tepkilerle insan olarak seslerini duyurmaya çalışıyor. ''Ama böylesi bir vahşete yetermi? İnsan olmak için müslüman mı olmak gerekiyor? Daha dün gibi ''oğlunu arkasına saklamaya çalışan babasıyla oğlunu'' Tıpkı bir hedef tahtası gibi vuran israil askerlerinin vahşeti akıllarımızdan silinmediki! ''bu gün ölen çocuk, yaşlı, genç bunlar insan. Ama bunu seyredip susanda bunu yapan kadar hayvandır...

Böyle politik boyun eğmelerin, böyle korkaklıkların canı cehenneme... İnsanlara çektirilen bu ızdıraplara nerde olursa olsun. Kim olursa olsun lanenetle kınıyorum...

25 Aralık 2008 Perşembe

Hani Nerde Kartopu


Bir telaş bir telaş! Meteoroloji uzmanlarının perşembe günü, kuzeyden gelen soğuk hava etkisini, tüm yurtta kar beklentisi olacağını söylemesi üzerine, yine sevgili basınımız her konuda olduğu gibi, ortalığı velveleye verdi... Karayolları tüm tedbirleri aldı, kulaktan kulağa herkes bu gün kar yağacağına o kadar inandırmıştıki kendini, hiç kimse olası bir ihtimali düşünmedi. Gerçi bu konudaki ikaz ve alınan tedbirler çok iyi ama dikkatimi çeken bir şey oldu, bizde fısıltı gazetesi o kadar hızlı işlev yapıyoki, canım yurdumun canım insanı bir günlükte olsa krizdir, işsizliktir bu gibi olumsuz düşüncelerden kurtulma isteği içinde kar duası na çıkmış gibi kar yağacak sözünü sürekli telafuz etti... Aslında bir şeyi kırkere söylersen olurmuş ama olmadı işte! Bu bir doğa olayı olmayabilir de düşüncesini kimse akla getirmiyor. Hepimiz bu sabah yataktan kalktığımızda ilk işimiz pencerelerden dışarı bakmak yerlerin, ağaçların bembeyaz bir örtüyle kaplandığını hayal etmişizdir.Hani fena da olmazdı... Aynı şeyi bende yaptım ama son bir haftada yaşadığımız nerdeyse sibirya soğuklarından eser yoktu tam aksine hava çokta sıcak olmamasına rağmen güneş hani naber diyip bize göz kırparcasına ışıl ışıl parlıyor ( Ey Allahım Hikmetinden Sual Olunmaz) sözünü bir daha aklıma getirdi doğrusu. Hadi bakalım yarın ola hayrola...

3 Aralık 2008 Çarşamba

İmdat!.. Polis


“Polis. İstanbul Avcılar'da kalabalık bir restorandan bir kadını saçlarından sürükleyerek götüren polis yelekli şehir zorbalarının görüntüleri Türkiye'yi sarstı. 3 ay önce kendisine polis süsü veren bir grup saldırgan, restoran basıp bir kadını kaçırdı ve saatlerce tecavüz etti. Bu sırada restorandaki bir kişi bile ‘Kimsiniz, ne yapıyorsunuz' diye sormadı. Tecavüze uğrayan kadının başvurusunun ardından, restoranın güvenlik kamerası kayıtlarını inceleyen polis, 3 ay süren takip sonucunda şüphelileri yakaladı. İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah olayla ilgili yaptığı açıklamada, vatandaşların bu tür olaylarda kendilerini polis olarak tanıtanlara kimlik sormasını istedi. polis yeleği giyen, otosunda mavi ışık olan herkese inanmayın, kimlik sorun” dedi... Cerrah “Kimlik sorun” dedi ama soranlar da fena halde dayak yedi. Hem de gerçek polislerden. Bunun üzerine insanın aklına "polis bunu yaparsa eli silahlı şehir eşkıyaları neler yapmaz?" sorusu geliyor... Moda parkında ailesiyle otururken, polislerin kimlik sorduğu Avukat Muammer Öz, “Önce siz kimliğinizi çıkartın“2559 sayılı Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu'nda son yapılan değişiklikle 4. maddesine eklenen bir A fıkrası var. Bu fıkra 'Durdurma ve kimlik sorma' başlığını taşır. Bu maddede çok açık olarak der ki polis görevini yerine getirirken, kendisinin polis olduğunu belirleyen belgeyi gösterdikten sonra kişilere kimliğini sorabilir. Yani önce polis diyecek ki buyurun benim kimliğim. İster sivil olsun, ister resmi kıyafetli olsun. Ondan sonra diyecek ki lütfen siz kimliğinizi gösterir misiniz?”” deyince kaburgaları çatladı, burnu ve kolu kırıldı. Servis şirketi Hakan Yılmaz da 'hakkını bilen vatandaş' olmanın cezasını ağır ödedi. Cerrah'ın sözleri 'kolluk güçlerine kimlik sorulabiliyor mu' tartışmasını ateşledi. İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi'nden Uğur Poyraz, vatandaşın polise kimlik sormaya cesareti olmadığını söyledi ve kendi meslektaşından bir örnek verdi:“Bunun işlediğini hiç görmedim. Vatandaşın yüzde 99'u sormaz. Çünkü bu cesaret ister. 24 yıldır avukatlık yapıyorum. Maalesef siz polise 'Önce sen kimliğini göster' dediğiniz vakit başınıza o kadar vahim, o kadar sıkıntılı olaylar gelebiliyor ki vatandaş belki binde bir sorma cesaretini gösterebiliyor. Hatta bunu yapan bir avukat arkadaşımız polis dayağı yedi. Avukat Muammer Öz, ailesiyle Moda parkında otururken, polisler geliyor, 'Kimlikleri çıkartın' diyor. Muammer de 'Önce siz kimliğinizi çıkartın' diyor. Sonuçta Muammer'in kaburgaları çatladı, burnu ve kolu kırıldı. Bir de üstüne polise mukavemetten hakkında dava açıldı. Çabalarımız sonucu polisler hakkında da dava açıldı ama hâlâ polisler duruşmaya getirilemedi.”“Maalesef son yıllarda polisin meslek içi eğitimi azaldı. Polise sadece silah eğitimi vermek yetmez, toplum ve insan psikolojisi konusunda polisin eğitilmesi şart. Özellikle sokaktaki genç polis arkadaşların daha dirayetli daha eğitimli olması gerekir. AB yasaları kağıt üzerinde kaldı. Çıkartılan yönetmelikler yasaların önüne geçiyor. Cezaevinde işkence nedeniyle ölen Engin Çeber polise mukavemet ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Ancak ölümüyle ilgili soruşturmada 56 kişi hakkında dava açıldığı halde, tutuklananlar sadece gardiyanlar. Bu olayda polisin sorumluluğu olduğu halde kenarda tutulduğunu gösteriyor. Böylece insanlara da polis ne yaparsa yapsın bir şey olmaz izlenimi verilmiş oluyor.”Kendimi şunu düşünmekten alıkoyamıyorum. Acaba devletin kendisine verdiği avantajları poliste, halkın üzerinde, üstünlük kompleksi olarak'mı kullanıyor. Bence polis imdat numarası yerine, imdat polis numarası koyulsun. ve Devlet gerçek anlamda Polise sunduğu avantajları esnetmeli ve haddini bildirmeli.Yoksa orman kanunları çağalıcaktır Türkiye'de

21 Kasım 2008 Cuma

Aslımız kim? Neslimiz kim? Kaybediyoruz bilen var mı?


Son zamanlarda, bende iyice endişe haline gelen bir sorunu paylaşmak istiyorum. Son 10 yıldır, dilimize dolanan bir “kuşak çatışması” sözü var. Ve sanırım 10 yılda bir, kuşak yenileniyor. Tamam, 10 yılda bir kuşağın yenilenmesine sözüm yok, çünkü bu doğal bir şey, ama şimdiki yeni nesil gençlik denilen şeyi gördükçe, geleceğe dair umut ışıklarım sönüyor.

Hepimiz toplu taşıma araçlarına binmişizdir. Hayatımızda günlük eğlence yerlerine, kafelere, halka açık yerlere gitmişizdir. Disko ve barlardan bahsetmiyorum bile! Özellikle genç erkeklerin giyimleriyle, sözüm ona tarz ve imaj dedikleri saç yapılarıyla, konuşma şekilleriyle ve benim kafamda bunların aklı sadece belden aşağılarına çalışıyor, demekten başka bir fikir getirmeyen davranışlarına. bende bir anne olarak; acaba çocuklarım (şu an çok küçükler) büyüyünce bütün nasihatlerime, yaşam tarzımdaki örneğime ve hayata bakış açıma rağmen böylemi olacaklar? Diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Bir” ergenlik zamanıdır” diye, tutturup gidiyoruz .Biz ebeveynler;” amman üstüne gitmeyelim, aman ne diyorsa yapalım, aman kaçıp gitmesin, kötü alışkanlıklara başlamasın” diye, kendimizi onların yönetimine bıraktığımızın, bilmem farkındamıyız? Artık evimizde oğlumuz ve kızımız bizi yönetiyor. Bu manzaraları gördükçe, hayıflanmıyor değilim…

Bana da sunulan hayata bırakın ergenlik denen bir lüks davranışı uygulamayı, çocukluğumu bile yaşayamadığıma, hayıflanıyorum. Belki aranızdan, ”nekadar dar bir görüş sergiliyor.” Diyenler çıkacaktır. “Evet biz buyuz, işinize gelirse” tutumunu sergileyen gençleri gördükçe, anne ve babalarımızın bizim kuşağımızda, bize büyük haksızlıklar yaptığını, farkediyorum. 10 yıl gibi kısa bir sürede, bu lüksü elimizden kaçırıyoruz. Açıkçası fazla kuralcı ve otoriter olduklarından, şikayetçiyim. Ama şimdi ki neslin, ne kadar hazırcı, duyarsız ve bayağı davranışlarını gördükçe; annem ve babamın bana sezgiyi amaçlarım için, mücadele etmemi bayağı düşünmeden, davranmadan, aslımı yani Osmanlı torunu olduğumu, Anadolu insanı olduğumu, unutmamamı ve o yüzden hayat değerlerime sahip çıkmamı aşıladıklarından dolayı; onlara minettarım doğrusu. Modernliğe yeniliğe açık olmak güzeldir, ama bunu yozlaşmış bir şekilde lanse etmek, batılaşma sürecinde sadece teknolojinin ve ya hayatın değil, çekirdekten yetişen beyinlerimizinde dahil olduğunu görüyoruz ve buda gerçekten üzüyor beni.

Akşamdan beni canımdan bezdiren diş acıma ; son vermek için gittiğim Diş Hekimi’nde sıramı beklerken; sehpanın üzerindeki, aylık dergilerden birini alıp karıştırdım. Üç farklı ülkeden gelen, ülkemizde uzun zamandır yaşamaya başlayan insanlarla yapılan röportajda; ülkemizin ve insanımızın hakkında yaptıkları güzel bir yorum, koltuklarımı kabarttı… İngiliz ve Amerikalı kadınlardan ikisi, “Biz ülkemizde babaannemize, anneannelerimize, dayı ve teyzelerimize ismiyle hitap ederiz ve onların hayatımızda, özel günlerimizde, yanımızda olmaları çokta önemli değildir. Ama ülkenizde yaşadıktan sonra, bayramlarda, özel günlerde yaşlılarınızın, baş köşede oturup hala, dayı, teyze ve diğer aile bireyleriyle, coşkulu beraberlik geçirmeleri bizi çok etkiledi. Ülkemizi ziyaret etmek için gittiğimizde, büyük annemi görmek istiyorum, halamı, dayımı çağırın! dediğimde anne ve babalarımız şaşırdılar. Biz çocuklarımızıda böyle bir felsefelyle büyütüyoruz.” Demişler! Evet bizim Kültürümüze hayran olup, bizleşmeye çalışan, batının insanından neden ders alamıyoruz ? Farkındaysanız; batılı bizleşmeye çalışırken, bizi süzgeçten geçirip neyi alıp neyi bırakıcağınıda biliyor. Biz neden bunu yapamıyoruz? Çağdaşlaşma adına, batılaşma adına, ne kadar yozluk ve batının kötü alışkanlığı varsa; biz asıl onları miras bilip, onları yapmaya çaba sarfediyoruz. Kaba bir tabir ama batılıda bize “kıçıyla gülüyor”… Bundan haberimiz var mı? şöyle bir söz vardırya, ‘’sağlıklı milletler, sağlıklı toplum, sağlıklı toplumlar sağlıklı aile, sağlıklı aile de sağlıklı bireyler oluşturur ” düşüncsinin hangi kısmını uyguluyoruz acaba? Bu vatan için, bu kıymet bilmez genç denilen bitik nesil için canını feda eden aslan gibi gençlere yazık olmuş gerçekten.

Şimdi size soruyorum ; Aslımız kim? Neslimiz kim? Kaybediyoruz bilen var mı?
 

derince © 2008 . Design By: SkinCorner