6 Aralık 2009 Pazar

İnsan Nelere Alışıyor Sevgili




İnsan Nelere Alışıyor Sevgili!
Anlatmak istiyorum. İçimdekileri seninle paylaşmak, kalbimden geçenleri tek tek açıklamak, benim ne halde olduğumu sana anlatmak istiyorum. Yoksunluğundan geriye kalanları, sen de bilmelisin.
İnsan Nelere Alışıyor Sevgili!
İnsan ne çabuk alışıyor değil mi? Güzel olana çok hızlı, kötü şartlara biraz daha zamanla ama yine de alışıyor. Alışkanlık! İşin püf noktası bu! Ailesi tarafından çok sevilen, el üstünde tutulan bir çocuk, büyüyüp hayata atıldığında, orada da sevileceğini zannediyor. Alışmışlık! Şansı yaver giderse, gerçekten onu kalbine alan biriyle karşılaşabiliyor. Bu sefer o düzene alışıyor.
Ben senin, beni sevme biçimine alışmıştım. Yoksunluğum burada başladı. Gittiğinde, beni kollarına alıp, başımı okşayacak; geceleri uykumda bile bana sarılarak güvende olduğumu hissettirecek bir aşkın bittiğini fark ettim, her yanı buz kesti. Ne yapacağını bilemiyor ki insan?
Neden varken kıymetini bilemeyiz zenginliğimizin? Zenginlik dediğim de elbette para değildir sadece, dostluk, aşk, aile, başını sokacak bir ev, bir meslek, bazen bir tabak yemek bile varlıktır aslında. Geçenlerde canım balık yemek istedi. Cebimde de hiç para yoktu. Seninle mutfakta balık pişirdiğimiz günler geldi aklıma. Ben hiç dokunamam, bilirsin. Hep sana düşerdi balığı pişirmek işi, ben de salata yapardım. Kızartırken söylenirdin, bir kadın nasıl balık pişirmeyi bilmez diye ama aslında hoşuna giderdi o mutfakta olmak. Bunları yazarken, yüzümde kocaman bir gülümseme olduğunu fark ettim.
Birbirimizi çok sevmiştik. Şimdi ayrı kalmış olmamız, onca güzel anıyı yok saydırmıyor bana. Ayrılık! Ne hüzünlü bir kelime değil mi sevgilim? İnsanda yarım kalmış, bitmemiş bir işin telaşı duygusunu yaratıyor. Oysa şairin dediği gibi, ayrılık da sevdaya dahil!
Bazen öyle şeyler oluyor ki, hemen seni arayıp paylaşmak istiyorum. Birlikteyken konuştuğumuz bir konu, bazen basit bir dedikodu, bir an bir olay oluyor, bunu sadece sen ve ben anlayabiliriz. Kime anlatsam enteresan gelmeyecek biliyorum. İşte o anlarda elim telefona uzanıyor, sonra hatırlıyorum, artık biz diye birileri yok ki!
Eşyalarını topladığında, evde giydiğin o eski, sarı tişörtü burada unutmuşsun. Kirlilerin arasından çıktı. Düşünüyorum, şimdi ben bu tişörtü ne yapayım? Kaldırıp atamam, üstünde yaşanmışlığımız var. Sana vermek istesem, o kadar gereksiz bir konu ki, seni aramak için bahane yarattığımı düşüneceksin. Sarı tişörtün olmadan da yaşıyorsundur muhtemelen. Evde dursun, bir misafir gelirse yatıya, veririm diye geçirdim içimden ama kimseye giydiremem onu. Sevdaya ihanet gibi gelir. Anlayacağın, her sabah dolabı açtığımda, elim o sarı tişörte gidiyor. Üstümü giyinmeden, bir kere elime alıp yatağa oturuyorum ve soruyorum: Ben seni ne yapayım tişört?
Anlayacağın sevgili, alışkanlıklar zorluyor ayrılıkları, yoksa nedir ki ayrılık dediğin? Bir yoksunluk, bir yoksulluk zamanı! Canının çektiği ama yiyemediğin bir yemek, hayalini kurup gidemediğin bir tatil, kazanamadığın bir piyango bileti, işte bunun gibi bir his ayrılık.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Hayırlı Ramazanlar


"İşte gerçek mutluluğun resmi...


Bir kuru ekmeğe muhtaç insanlar vardır ya hani, sadece karnım doysun başka birşey istemiyorum diyerek her ağzına götürdüğü kuru ekmek için bile şükreden o temiz insanlar...


Mutluluğu başka yerde arama, mutluluk aslında elinin altında....!


Sen yeterki kıymet bil..


İnsan üstüne değil, altındakilere bakıp her zaman şükretmeyi bilmeli..


Televizyonlarda ve renki basında yaşamları görüp


''Bizimki de hayat mı be?!!!..'' demeden önce bu fotoğrafa bakın diyorum..."


ve şu güzel cümleleri yazıyorum ..


Asalet Boyda değil , Soyda olmalı. !


İncelik Belde değil , Dilde Olmalı..!


Doğruluk Sözde değil , Özde Olmalı...!


Güzellik Yüzde değil , Yürekte Olmalı........!
ALINTI

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Tek Suçu Adı Sevgi


Hakedilen alınır mı,her koşula rağmen?Bu dünya yeter mi bunları alabilmeye?Peki sevgi?Sevgi hak etti mi bu hale getirilmeyi?Son canınıda hançeri kalbine saplayıp yok etmedi m?İşte bundan değil mi bu nefret dolu sözler?Gözler her şeyi anlatır derler peki sözler her zaman yalancı mı?O zaman neden acı çeker kalpler?Kalpler acı çekmeden olgunlasmazmış.Neden gözlerden yaslar akar durmaksızın?içine akıtmak daha mı iyi?Arkana dön bir bak.Geldiğin yol çok mu mutlu olduğun yer?Yaptığın yanlıslar bir defa karsına çıkıyor ama bin defa acıtmıyor mu canını?Arkana dönüp cok gec demek için bile cok gec kalmamıs mısın?Kimi suçlayabilirsin ki bunun için?Etrafındaki insanlar seni her zaman anlıyor mu?Hayat her düstüğünde yeni bir çukur koymuyor mu önüne?Zamanı tutabiliyor musun avuclarında?Basa dönebilme sansın varsa koş,düsen dahi bekleme koş.Çünkü bu sans bir daha cıkmayacak karsına.kendine zarar vermek içini rahatlatıyor mu?Yaptığın tek sey sana emenet olan bedeni yıpratmak ,ruhunu rahatlatmaya calısmak değil mi?Bir gün emanet olan o beden olamayınca ne yapacaksın?Tekrar ne rahatlatacak seni?Bir düsün ,hayat mı oynuyor senle sen mi oynuyorsun hayatla?O mu yasıyor sen mi?Etrafında ki her insan senin iyiliğini mi düsünüyor sanıyorsun?Kimse kendinden çok kimseyi düsünmez inkar etse dahi.Hayatın tadını cıkar belki ömrün bir kelebeğin ömrü gibi bir gündür .Dolu dolu olmak varken bosa yasama.Önünde sonsuz hayat yok ,ölümsüz değilsin...

21 Temmuz 2009 Salı

Tövbeye Geldim


Serin bir yaz akşamı
çıplak ayaklarla yürüyorum kumsalda,
düşünüyorumda neler yaşatmışsın sen bana ne hatalara düşmüşüm seni unutmanın uğruna, ellerimle yıkmışım tüm duvarları tüm doğrularımı unutmuşum.
Vurmuşum kendimi günahların hataların en doruğuna
benden ne çok şey alıp götürmüşsün en acısıda benden beni alıp götürmüşsün

elinde bir kaç kırmızı gülle bir çingene yaklaştı yanıma; a be deli güzel ne işin var tek başına bu kumsalda yokmuki bir yarenin yanında?
verde elini bakayım senin falına sonra baktı yüzüme gülüşünde bile hüzün var abe parada almıyacam bilirim inanmazssın bana. Ama yinede uzat elini bakacağım falına.
Dalgasına derler ya uzattım işte elimi öylesine
peki bak bakalım avucuma yaşadıklarım sığarmıydıki avucuma
bir öncen, bir sonran, birde şu annın var dedi bana. Öncesi üzüntü yaşadığını sandığın üzüntücüklermiş, sonran ise üzüntücüklerini özlediğin seni sana unutturan sonrayı şimdiyse unutmaya çalıtığın anındasın kimler ne etmiş sana.
Daha fazla dayanamadım yeter diyip hızla çektim elimi kimse değil ben bana ettim dedim ve gönderdim çingeneyi yanımdan evet artık yeter olmalıydı bu gece yeterlerin gecesiydi.
Ben bu gece seni düşünmeye değil yaratıcıya sığınmaya geldim, sen uğruna kendime yaşattıklarım için tövbeye geldim, tövbenin yeri olmaz ama ne biliyim ben hep denizi sevmişimdir beni sessizce dinlediği için, buraya geldim.
Kopardığım tüm gülleri yeniden dikmeye geldim,
gözlerimi kapatıp dikenlerin üzerine ipek bir şal gibi atıpta parçaladığım yüreğimden özür dilemeye geldim, ruhumdan kalbimden özre geldim,onurumdan, gurumdan özre geldim, seni bu akşam denize bırakmaya geldim, SANA VE YAŞATTIKLARINA ELVEDAYA GELDİM....

3 Haziran 2009 Çarşamba

GİİİTT




Sen vurdun yine aklıma
Yine düştüm dipsiz kuyulara al bu sevdanı çek git artık canımdan cananımdan
Kime sitem edeyim.
Yine boğluyorum yine karardı dünyam yine avuçlarında yüreğim sık sıkabildiğin kadar
Yine düğümlendi gözyaşlarım boğazımda yine gittim uçsuz bucaksız sahralara


Bir ışık bir ışık
Sana değil inan sensizliğe ihtiyacım var
Yaşamak istiyorum...

Artık yeşili oksijeni hissetmek istiyorum artık Dünyanın nimetlerini yaşamak istiyorum BEN artık sendeğil BEN
Olmak istiyorum
Artık sensizliği Yaşamak istiyorum
Ahh bu geceler ne acımasız
Açıyor örtüğüm Yüreğimdeki tüm kalın perdeleri
Benim sana değil sensizliğe ihtiyacım var.
Yüreğimdeki kanayan yaranın dinmeye ihtiyacı var
Giiitt bir bulut ol bir rüzgar bir hayal ol
Bir rüya ol ama gitmek için ol
Uynadığımda bir gecelik kabus ol sadece
Bırak artık şu yüreğimi avuçlarından bırakki
Sıkmayan avuçlara verebileyim
Bırak artık...










29 Nisan 2009 Çarşamba

Unutmayalım ki Yarın Kimseye Vaat Edilmemiştir


İçeri girer girmez neşeyle bağırdı
Anne biliyor musun bugün yuvada ne? oldu
Görmüyor musun ? Telefonla konuşuyorum.

Herkesin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu, telefon ve araba söz konusu olduğunda... Bir de eve misafir gelecek oldu mu kendisine hiç yer kalmıyordu.

Nerelere gitseydi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti: -Sana yardım edeyim mi ? dedi, en sevimli halini takınarak.

Annesi manalı manalı baktı: Hayırdır? Bir yaramazlık mı var? Bak bir de seninle uğrasmayayım. Çok yorgunum zaten. Yorgunluk nasıl bir şeydi ? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır : -

'Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni..'diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, neden annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.

Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.

Uykuya dalayım da, gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.

Bu kelimeden nefret ediyordu.'Yorgunum, yorgun olduğumdan, böyle yorgunken'....

Anneciğim sen yorulma, diye...

Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.

Hani siz yoruluyorsunuz ya...Eeee....Bende oynamaktan yoruluyorum. Ne yapayım bilmem? Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden.Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.

Mum da yok! diye diye karıştırdı dolapları el yordamıyla.
Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını.Deli tavsanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldıraraktavşan kafası yaptı.''Bak deli tavşan'' diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hürdolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü minik avuçların açılmsıyla kayboldu. Kolu yavaşçakanepeden aşağı sarktı.

Sonra ışıklar geldi.Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti. Birden kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı.Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini.Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.Çocuk sanki bir ipucu bekliyormuşcasına aralanan gözleriyle mırıldandı;

İşin bitince beni sever misin anne? dedi.Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Lütfen sevgimizi yarınlara ertelemeyelim. Hayat telaşına kaptırıp kendimizi, sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.
Unutmayalım ki, yaşamın en güzel yanı sevgidir.

27 Nisan 2009 Pazartesi

Tedbir İle Takdir

Halbuki ne güzel unutmuştuk. Aslında unutmayı istemiştik. yine kendini hissettirdi yine deprem 99 yılını acıyla yadettik. Öncelikle bu konuda ne kadar hassas olursak olalım ölümü bile çabuk kabullenen ve ölümün en acı manzaralarına şahit olmamıza rağmen tedbirsiz, olmamız ve o an yaşadığımız paniğin,olayın kendisinden bize daha çok zarar verdiğini unutuyoruz.
Aklımda kalan bir kaç örnek vermem gerekirse ''İstanbulda bir filmin gala gecesinde çıkan panik ve yaralı sayısı (yüzlerkişi) İzmirde bir kaç yıl önce 4.4 şdettinde sırf balkonlardan atlayıp yaralananların sayısı''küçümsenmeyecek kadar çoktu. Böyle olası durumlarda aslında ne kadar tedbirden önce paniğe sarıldığımız ve devamında önlenemez sonuçlarla karşılaştığımızın resmidir.
Halbuki istersek bu tür zamanlarda kendimizi ilk yardım ve olası olayların öncesindeki tedbirleri öğrenebileceğimiz bir çok yol vardır.(Sağlık Bakanlığınca onaylı bir çok ilk yardım merkezlerinden yardım alıp kendimizi bu konuda geliştirebiliriz) NedenseÜlkemizde bu konuya çok az insan duyarlıdır. Maalesefki bu yüzden çok kaderci bir milletiz. Reflekslerimiz mantığımızdan önce hareket etmeye başlıyor; Bunun devamında kaçınılmaz üzücü olaylar yaşıyoruz.
Peki hayatımızı yaşarken kendimizi mahkum ettiğimiz kaderlere ne demeli.
Bu akşam deprem kendini bize 4,1 şidettiyle hatırlattı ve yine bildik manzaralarla.
Tabi bunu benim gibi Marmara bölgesinde yaşayanlar hissetiler. Bu akşam yaşadığımız deprem ana üstü Tekirdağ ve ilçeleriydi Allaha şükürler olsunki can ve mal kaybı olmadan atlattık.
Tüm dünyada gelişmiş toplumların çok gerisindeyiz. Bir ev alırken yada kiralarken hangimiz nasıl bir yapıda yaşacağımızı önemseriz. Biz Türk toplumun'nun olmazssa olmazlarından biri ev sahibi olma isteğimizdir.Kimseye muhtaç olmadan başımızı sokabilecek bir ev için yıllarca didinip dururuz; Bizim için o kadar önemlidir'ki bütün ihtiyaçlarımızdan ödün veririz...
Halbuki birazda bilinçli davransak. Çok cüzzi bir paraya mal olan bu konuda uzman kuruluşlardan yardım alıp(Belediyelerin ve Üniversitelerin beton araştırma ve yapı labaratuvarları) gibi yerlereden bina yapı araştırması yaptırırsak en azından yıllarca uğraştığımız büyük hayalimiz evimizin, içindede daha rahat yaşayabiliriz.
Belki biz göremesek bile ilerde çocuklarımız bizden kalan evlerde tedbirimizden dolayı mutlu ve sağlıklı hayatlar yaşayacaklardır. 99 depreminden sonra! Sadece alacağamız veya kiralayacağımız evlerin zemin etüdü sorusunu sözde bir var. Sözüne inanıp ikna oluyoruz. Şunu unutmamız gerekiyorki alacağımız tedbirlerle hayatımızın önemini kendimiz belirleriz. Kıssadan hisse bir fıkrayla konuyu bağlamak istiyorum. Millet olarak bu uyarıları dikkate alıp tedbirli vede güzel umutlu yarınlar yaşamamız dileğiyle.
HOCA EFENDİ
Hoca efendi camide vaaz vermektedir.tam o esnada bir tusinami oluşur ve köy sular altında kalmaya başlar.
Cemaat camiyi hızla terketmeye başlarken hoca efendiyede hocam hadi öleceksiniz derler
Bizim hoca efendi Allah sevdiği kullarını korur. benim kaçmama gerek yok der
Sular camiyi kaplarken hoca minarenin minberine çıkar. Hoca efendiye bir bot gönderirler
Hoca efendi gitmemekte ısrarlı Allah sevdiği kullarını korur der.
Sular iyice yükselir.
Hoca minarenin tepesine çıkar. bu seferde hocaya bir helikopter gönderirler.Hoca efendi yine Aynı sözü tekrar eder Allah sevdiği kulları korur.Bizim Hoca efendi sulara gömülüp ölür.
Melekler karşılarlar. Hocam buyrun nereyi arzu edersiniz.
Hoca efendi ben Allaha küsüm diyip omuz silker.
Benim bütün güvenime ve sarfettiğim sözlerime rağmen Allah beni korumadı der.
Gayipten bir ses! O salak kuluma önce bir uyarı, sonra bir bot, sonrada, bir helikopter, gönderdik.
Bizim bütün uyarı ve kurtarışımıza kulak vermedin bu salağında cennetimde yeri yok der
.

Sözün Özü

Hep bir yerlere, bir şeylere yetişme telaşındasınız değil mi?Hiç vaktiniz yok, "Fast live", "Fast food", "Fast music", "Fast love"... Dikte ettirilen "yükselen değerler", "in" ler, "out" lar... Buna benzer bir odada, şanslıysanız gökyüzünü görebilen bir pencere ardında bitecek hepsi.
Dostluğu klavyelerinde, yaşamı monitörlerinde arayanlar, Size sesleniyorum!Hangi tuş daha etkilidir ki sıcacık bir gülüşten ya da hangi program verebilir bir ağaç gölgesinde uyumanın keyfini? Copy-paste yapabilir misiniz dalgaların sahille buluşmasını?İçinizi ısıtan gün ışığını gönderebilir misiniz maille arkadaşlarınıza?
Sevgiyi tuşlarla mı yazarsınız?Öpüşmek için hangi tuşlara basmak gerekir? Ya da geri dönüşüm kutusunda saklanabilir mi kaybolan zaman?Doğayı bilgisayarlarına döşeyenler, neden görmezsiniz bahçedeki akasyanın tomurcuklandığını?Ve ıslak toprak kokusu
var mıdır dosyalarınız arasında?Koklamak, duymak, dokunmak, yok mu yaşam skalanızda?Bilgi toplumu oldunuz da, duygu toplumu olmanıza megabaytlarınız mı yetmiyor?
Müşfik KENTER

25 Nisan 2009 Cumartesi

SENİ SEVİYORUM

SENİ SEVİYORUM!
Sadece kimolduğun değil,sen olduğun İcin ve seninle
beraberken kim olduğumu, benligimi anladigim icin.

SENİ SEVİYORUM !
Sadece kendine yaptiklarin icin degil,
bana kattigin güzellikler icin.

SENİ SEVİYORUM !
İcimdeki cocugu, sakli kalmis ben'i yeryüzüne
cikardigin ve sana ihtiyacim oldugu her an tüm
duyarlılığınla yani basimda olduğun icin.

SENİ SEVİYORUM !
Elini kalbimin üzerinde hissettigim zaman,
üzüntülerimi alip, onlarin yerine simdiye kadar
hic kimsenin basaramadigi o sicakligi, o ictenlik
ışığını ini bana duyurmayi basardigin icin.

SENİ SEVİYORUM !
Hayatimi kutsal bir sevgi tapinagina cevirdigin
ve her günümü yasam senligine, unutulmayan
Şiirlere dönüstürdügün icin.

SENİ SEVİYORUM !
çünkü, sen, simdiye kadar hic basaramadigim seyleri,
kendimle dost ve barisik olmayi ve hic bir zaman
tadamadigim kadar mutlu olmami sagliyorsun.
ve bütün bunlari yalnizca sözlerinle, dokunusunla
yada isaretle degil, kendin olmakla yapiyorsun

ALINTI

23 Nisan 2009 Perşembe

Gülsüm Ana İle Menekşe Gözlü Umut

Menekşegözlü Umut, henüz 18 yaşında bir trafik kazası geçirip hastaneye getiriliyor."Oğlunuz kaza geçirdi hastanede yoğun bakıma alındı" denicek bir ailesi bile yok.
Menekşe gözlü Umut, iki ay yoğun bakımda kalır. Yoğun bakımdan çıktıktan sonra bile makinalara bağlı olarak beslenir. Gülsüm Ana, kaybettiği görümcesinin acısını yaşarken, Umud'un kimsesizliği onun kulağına gider. Hastanedeyken bir kere görmek ister kimsesiz Umud'u Yatağının başına geldiğinde yeşil gözlü Umud'un gözlerine bakar pırıl pırıldır...
Gülsüm Ana bir daha umuttan kopamaz. Gülsüm Ana'nın üç oğlu ve eşi vardır. Eşinin gözlerinin içine bakar "buda 4. evladımız olsun mu?" der. Eşi "olsun Gülsümüm" der.
Oğulları onu hemen kardeşliğe kabul ederler. Gülsüm Ana Umud'un ellerinden tutar, sıcacıktır. " Seni asla bırakmıyacağım" der ve o günden sonra tam sekiz aydır yeşil gözlü Umud'a, annelik yapar. Hastane odalarında doktorlar makinadan beslenemezsse ölür dedikleri Umud'u, Gülsüm Ana elleriyle beslemeyi başarıyor.
Fedakar eş her hafta Gülsüm Ana ve Umud'a temiz çamaşır ve çarşaf getiriyor. Kardeşler fırsat buldukça anne ve Umut kardeşi ziyaret ediyorlar.Umut bir süre sonra Gülsüm Anneye bakarak yalvarır bir şekilde "anne" der. O "anne" dedikçe Gülsüm Anne yıkılır.
"Tamam Umud'um anneni bulacağım sen böyle ışıl ışıl bakmaya devam et. sana, anneni bulacağım" der. Umud'un ağzından ilk ve son çıkan söz "anne"dir.

Gülsüm Ana bir taraftan çok acı duyarken, bir taraftanda Umud'un sadece "anne" demesi bile yüreğine umut koyar. Aslında Umut, Gülsüm Anaya, Gülsüm Ana Umud'a bir umut olmuştur.. Umud'un adı da kendinin değildir. Üstünden bir kimlik bile çıkmamıştır. Doktorlar "Umut" demiş adı öyle kalmıştır.Elleri öpülesice Gülsüm Ana ve eşi hiç tanımadıkları Umud'u bağırlarına basarken sadece bir "anne" diyebilen Umud'un annesi nerede?
İzlerken içimin parçalandığı bu insanlık dramı bir taraftan bize neler oluyor? dedirtirken, bir taraftanda Gülsüm Ana gibi insanlık abidesi bir fedakarlığıda görmek bir o kadar beni derinden etkiledi. Bazı annelerin yeni doğan evlatlarını çöplere atması, bazı çocukların anneleri tarafından terkelmesi, ya bazılarımıza nedemeli anne ve babalarımızdan kurtulmak için kendimizce mazeretler bulur. Bu bizim ne aslımıza, ne neslimize, nede dinimize, en önemliside vijdanımıza yakışmaz.

Annelik denen kutsal görevi en güzel şekilde yapan güzel annelerimizi tenzi ederek söylüyorum ki; bir tane Gülsüm Ana, hepimizi yaptıklarımızdan utandırmalı. Allah umutları söndürmesin. Gülsüm anaları başımızdan eksik etmesin ki, sadece doğurganlık bahşedilmiş sözüm ona anayım diyen kadınlar utansın. Umut gibi umutları terkedip giden babalar, utansın.
Bazılarımızın tüm imkanlarımızı seferber etmemize rağmen sahip olmayı çok istediğimiz ama bir türlü olamadığımız, dünyanın en güzel, en saf, varlıklarını yani çocukalrı, bazılarımızada lütfedilen bu güzellikleri taşımayı bilemememiz.

Kimimizde hiç tanımadığımız bir evladı en zahmetli haliyle bağrımıza basıp insan olmanın erdemini en güzel şekilde temsil eden Gülsüm annelerde bize şapkamızı önümüze koydurup kendimizdeki eksiklikleri düşünmeyi sağlıyor. Gülsüm ana bu gün kendini paralayarak ağlıyordu. Umudun annesi çık ortaya! Umut sadece anne diyor. Ben onu göğsüme koyup uyutuyorum. Ama o senin göğsünü istiyor diye yalvarıyordu. Allah Umudun annesinin içine vijdan ve merhamet tohumları atsın. Umudun hayata tekrar dönmesi vede annesine kavuşması için dualarımıza ihtiyacı var. Allah hayvanları bile annesiz bırakmasın derken benimde iki evladım var. Benim ömrümden alıp onlara vermesini dilerim. Tüm anaların Gülsüm ana merhameti taşımaları dileğiyle

16 Nisan 2009 Perşembe

Yaşanmışlık ve yaşanmamışlık adına

Nedendir bilmiyorum? Bu şarkıyı dinlerken ben otursam bile başım beni alır uzaklara götürür. Muhayilimde kalan bir kaç resimlik çocukluğuma, elimden kayıp giden yaşanmamış gençliğime. Şimdi mi? Bir bardak şarapla geçmişe, belkide yaşarsam gelecekte de bu güne ağlayacağım. Neden bu tezatlar zincirinde yaşıyoruz ki? Ruhumdaki tutarsızlık mı? Yoksa bu şarkının beynimde oluşturduğu geçmişe yolculuk mu bilmiyorum, ama Söyleyen güzel söylüyor söylenen güzel söyleniyor. Fazla söze gerek yok dinleyelim.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Azıcık Gülümse

Haberi aynen yazıyorum. ''Artyol Sidorkin isimli Ural bölgesinde yaşayan adam, ladin ağacının tohumunu ağız yoluyla yuttu. Tohum akciğerde bol oksijen yardımıyla yeşerdi ve büyümeye başladı.''
Durun daha bitmedi bu fidan 6 cm boyutuna geliyor. Adamın akciğerinde.
Allahım ''Hikmetinden sualolunmaz''Sözü'nü yine hatırladım.
İnsan beyni bu. Aklıma türlü türlü hayaller geldi.


Düşünebiliyormusunuz? üzüm, yiyip çekirdeğini yuttuğumuzu akciğerimizde, bir asma, ağacının büyüdüğünü,
hemde asma dalları uzadıkça uzar ağzımızdan çıkar tüm vücudumuzu sarar, hatta bide salkım salkım üzüm, verir Asmamız yolda yürüyoruz ,teyzenin biri evladım canım üzüm çekti. Şurdan bir salkım versene ağğ teyze lafımı olur alsana bir salkım üzüm,


yada bir elma ağacı düşünüyorum. Yani herkes kendi meyvesini kendi üretiyor.

Eminimki Derin espirilerine biraz daha çalışman lazım diyeceksiniz ama Hayal gücüm bu şekilde meyve verdi.:)


E haberde komik geldi. Paylaşayım dedim.

Varsa sizinde bu konu hakkında paylaşacağnız daha komik fikirler yorumunuzu beklerim.

herkese sevgiler.:)




14 Nisan 2009 Salı

Yolun Yarısı

Yaşamın bu kadar hayatın bu kadar kısa vede anlamsız olduğunu Cahit Sıtkı Tarancın'nın "Yaş Otuzbeş" şiiri gibi özetleyen, yüzümüze bir tokat gibi inen bu gerçeği malesef ki bu yaşlarda anlıyoruz.. Ne için Kavgamız? Ne için Sevdamız? Evet yaşamın hepsi topu topu bu işte. Arkanıza dönüp baktığımızda hiç bitmeyecek sandığımız koca bir ömrü, o an avucumuzda tutup bakmak... Elimizde tıpkı bir kaç ''deniz kabuğu'' gibi belli belirsiz görünen yaşanmışlıklardan başka ne varkı?
Bir 35 daha yaşasak ne farkeder ki? Belki avucumuzda ki birkaç deniz kabuğunun daha sayısı artıcaktır. Daha çok ahh demek için! Bunca uzun zannettiğimiz aslında kısacık bir tiyatro sahnesinde ya çok kötü oynayıp, yuh yiyeceğiz ya da bir alkış fırtınası koparıp gülümseyerek hayata "ben seni yaşanması gibi yaşadım" diyip gözleri açık gitmeyeceğiz.

Seçim bizim... Hayat bakıldığı gibi görülüp yaşanır. Biz bundan kendimize ne çıkarırsak alkışımızıda kendimiz belirleriz...
Cennettin en güzel pencerelerinden bakmanız dileklerimle :)

Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?

Neden böyle düşman görünüyorsunuz;
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim:

Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;

Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,

İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?

Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar.
N'eylesin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak

Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla tasında.

Cahit Sıtkı Tarancı

5 Nisan 2009 Pazar

Öyle Bir Şey İşte

Saat 5:55, sanırım uyumakta zorluk çektiğim geceler olmazssa bloğuma yazmayı unutacağım. Aslında bu saatte ne yazılır ki? Son günlerde yöresel "kol bastı" oyunumuzun bir reklam sayesinde hit olmasını mı? Ya da Obama'nın Türkiye'ye gelişi ve bundan dolayı Ankara ve İstanbul'da hayatın duracağını mı?
Buldum! Sanırım, benim gib işten çıkışını kutlayan, şu anki kriz koşullarında kira, aidat, faturalar, zorunlu ihtiyaçlar bunların hiç birini umursamayıp prensiplerinden taviz vermemek adına istifayı basasan bir sürü insan vardır. Aslında cesaret olarak algılanmasını istediğim için yazmıyorum. Açıkçası pekte akkılıca değil belki ama, bir İnsanın kendi kararları, prensipleri ve en önemlisi de insan üstünde sürekli negatif, bir etki bırakan, sağlıksız insanlarla ve de ortamlarda çalışmaması gerektiğine inanıyorum.

Kaba bir tabir ama, eminimki bir çoğumuz ekmek parası için "ayıya, dayı" demek zorunda kalıyoruzdur. Bana komik, aynı zaman da acınası bir etki bırakan bu ayıların; bir çoğu aslında ya birilerinin sırtından ezmeye çalışır ya da başkalarından kalan mirasla, emek vermenin ne olduğu hakkında ufacık bir fikri olmadıkları için emekleri sömüren ayılardan olurlar.

Bu mahlukatlar genelde kendilerini boy aynasından değilde, dev aynasından görürler. Basit beyinleri sadece küçük hesaplar dışında birşeye çalışmaz. Birilerinin gücüne sığınarak "Kraldan çok kralcılık" oynayan sözüm ona insanlar vardır...
Asıl insanlığın, kendi alın teri olacağı, gerekirse bir kasa limon alıp pazarda satıp aslan gibi dolaşması gerektiğini bilmezler. Acınası dedim; bu "insanım" diyen zavallılara acıyorum. Birilerinin boyundurluğu altında yaşamak, her halde hiç bir insanın yaşamak istiyeceği bir durum değildir. Kendi iradesini kullanamayan bir insan; sırf para için etek öpen bir ayıya "eyvallah" etmemenin mutluluğunu yaşıyorum.

Bunu da gerçekten kutladım: Cebimdeki son paraya kadar kredi kartımın son limitine kadar, kira, gelecek faturalar, ödenecek, hiç düşünmeden; insan istedikten sonra başaramayacağı şeyin olmadığına inananlardan olarak harcadım. Nacizane fikrim olarak da; böyle el etekçilerle zaman kaybetmektense, gider o limonu ben satar kendi işimin patronu olurum. Bu bir kasa limon bile olsa! Yeterki sağlık olsun! Azim olduğu sürece başaramayacağımız hiç bir şey yoktur. Herkesin "kralcı" değil"de limon kralı olması dileklerimle...


Sevgili blog saçmaladın deme bana bu saatte bunu yazabildim:)




30 Mart 2009 Pazartesi

Son Söz

Ey sevgili sanadır bu sözüm:
Senin kapına geldim günahımla- sevabımla koşulsuz sever misin?
Yaradanımın koşulsuzca tüm günahlarını büyük rahmetiyle bağışladığı gibi seni çok sevdiğimden, ama sana kızdığımdan affedilmesi imkânsız günahımı affeder misin? Off ben ne yaptım ey sevgili? Sana vurmak isterken sana değil, kendime zarar vermişim. İçimi söküp atasım geldi. Elimden gelse bir güvercin kafası kolaylığıyla kafamı söküp atasım geldi. Aynaya her baktığımda kendime yuuh diyesim geldi dedimde dedimde ey sevgili .
Ne yaptım? dedim neden?dedim.
Dedim de dedim ey sevgili!
Aynaya uzun bakamıyorum. Baksamda gözlerime dokunamıyorum
Yüzüm yokki ey sevgili!
Ben sana değil kurşunu yüreğimin ta derinliklerine sıkmışım istesemde acısını unutamam ki.
Ey sevgili!
Neden? dedim niye? dedim olmasaydı! Dedimde dedim ey sevgili
Biliyor musun bir kitapta okumuştum. Yaratan hata dehlizine girmiş kötülük yapmış,ama iyi dediği kulunu affedermiş.
Büyük rahmetiyle yaratan Affederse sende et be ey sevgili!
Ha dilerim ki Yaradan’da beni iyi kulundan bilsin. Ama biliyormusun ey sevgili,
Yaratan gördü halimi, bildi halimi, neler çektiğimi gördü senin uğruna.

Öyleki seni hiç görmeyen gözlerim belli belirsiz bir resim hayalinde kaldığını bildi
Sen nerde olursan ol. Ben nerde olursam olayım gözlerim hayalimde kalan belirsiz resminde kaldı. Öyleki uzaktan göz yaşlarına dokundum.
İnan bana acıların en büyüğü seni görmeden seni sevmek inan bana acıların en büyüğü sensizlikten delirmek öyleki hayatına ne cezalara büründürmek
Neden? dedim neden? Ey sevgili
Biliyor musun ki bu sana bir oyundu ama bana bir ölüm geldiğini?
Biliyor musun ki sen unuttun ama benim hiç uyumadığımı biliyor musun?
Hep göründün bir kere nazarboncuğu uzattın bana sonra kandırdım diyip kaçtın.
Off ey sevgili ey sevgili dedimde dedim.

Bana hakkını helal et dedin. Sırf derdin helallikse
Ettim be ey sevgili!
Ben acının en derinliklerindeyken iliklerime kadar an be an hissederken sana acı çektirir miyim Ey sevgili...
Çok kızmıştım sana öyleki öfke buhranları yaşadım.
Ama sonra düşündüm sevmek koşulsuzdur. Ben seni sen istediğin için değil, ben isteğim için sevmişim, bunda senin suçun yokki! Ey sevgili
Hem sevmek neydi? İlla karşılığını buluncamı sevgi olacaktı
Leylalar, mecnunlar, keremler, aslılar, şirinler, Ferhatlar kavuşamamanın acısıyla düşmedilermi dillere
Hoş ben Leyla, oldum. Aslı, oldum. Şirin oldum. amma
Tek başıma oldum olsun be eysevgili!
Ben senin toyluğunu sevdim. Ben senin tutarsızlığınıda sevdim. Ben senin korkunuda sevdim, hatta senin alayını bile sevdim.
Ben seni kendim için sevdim. O zaman tüm bu dertlere eyvallah etmek lazım değil mi?
Ey sevgili!
Ben düşündüm taşındım bunları kendime dedim. Dedimde dedim. Ey sevgili
Yoksa seni sende bırakmazdım. Yoksa beklediğin helalliği veremezdimki
Ama biliyormusun? Ey sevgili sayende acıda mutlu olmayı öğrendim çünkü senin acını bile taşımak görev oldu. Varsın yaşayım. Ben
bu dertle senden ya o bile bana mutlulktur.Ey sevgili

Bir gün gideceğim. Bu aşkla, bu gamla, bu kederle gideceğim uykusuz gecelerimin hasretiyle gideceğim sana sevdamdan işlediğim günahın acısıyla gideceğim.
Biliyorum bekliyorsun son sözü tamam işte bir daha söylüyorum
Hakkım sana helal olsun. EY SEVGİLİ!
Sende helal et. Olur mu? Bu son vedayla

16 Mart 2009 Pazartesi

Yüzümdeki Tokat

Dinliyorum, dinledikçe hayretimin bakışlarımda oluşturduğu olamaz böyle bir şey etkisini hissediyorum. Okulda beş altı kız öğrencinin bir arkadaşımı okul çıkışında döveceklerini öğrendim. Ve arkadaşımı uyarmaya gittim. Bunu öğrenen kızlar beni sınıf çıkışında yakalayıp tehdit etmeye başladılar. Sınıftan çıkan gürültülere ‘’Bayan Öğretmenlerimizden bir tanesi duyup içeri girdi’’ Ne oluyor!" Kızlar "bu bizi gammazlamış" dediler. Bende öğretmenim evet bunu söyledim. Suçu ne olursa olsun altı kişinin bir kişi üzerinde kaba kuvvet göstermesini onaylamıyorum. Öğretmen "sen kimsin? bu olayı düşünmek sanamı kaldı lan" ve sonrasında benim burada telaffuz edemeyeceğim kadar ağır hakaretler, ettiğini söyleyen öğrenci, yine sonrasında bu öğretmenin hızını alamayıp kendisini tokatladığını, buna rağmen hala kendisine açıklama yapmaya çalıştığını söyledi. Sevgili öğretmenimiz üstünlük egosunu tatmin edememiş olacak ki tokadı üçlemeye kadar gidiyor…
Öğrenci daha fazla dayanamayıp "sakın bana bir daha el kaldırma." Demesine rağmen bu seferde omzundan tutulup tahtaya yapıştırılıyor.’’ Sen benim kim olduğumu biliyormusun? Bana bunu diyorsun" tehdidiyle karşı karşıya kalıyor.
16 yaşındaki öğrenci arkadaşlarının önünde kırılan gururunu, maruz kaldığı dayak ve hakarete, daha fazla dayanamayıp öğretmeninin elleri arasından sıyrılıp bir tokatta kendisi patlatıyor. Ve öğretmenine ben size saygı duymaya çalışıyorum. Bütün saygısızlığınıza rağmen bunun yanı sıra öğrencinin korktuğu en önemli şeyse okuldan atılacağı veya sınıfta bırakılacağı ilk aklıma gelen şey ‘’ Okulda idare sorumlusu yokmu?
Cevap evet var. Ama maalesef böyle haksızlıklara sürekli şahit oldup idareye gittiğimde sen buraya gelip Öğretmenlerini şikayet ediyorsan! sende vardır bir sorun denip azarlanıp gönderiliyorum.
Örnek bir keresinde hafta sonu istiklal marşını okumak için seçilen bir öğrenci arkadaşımın marşı hatalı okumasından dolayı müdürün kendisini yüzlerce öğrencinin karşısında üst üste tokatlandığına şahit olduk düşüne biliyormusun?O öğrencinin o kadar arkadaşlarının önünde yaşadığı gurur kırıklığını…
Hatta bir keresinde içimi acıtan bir durumu daha anlatayım erkek öğrencilerden bir tanesi öğretmenlerinden birinden öyle bir dayak yemişki bunu bütün bedeninde ve yüzünde görmek mümkün okuldaki bu adaletsiz sistem öyle rahatsız ediyorki! Artık idareye gidişini ve alacağı cevabı merak ediyorum. Müdürün hiddetli bağrışı şuan ki gibi kulağımda Allah belanızı versin. Bıktım sizden lan! Öğrenci yediği dayağın ve yaşadığı korkunun etkisiyle gözyaşları boğazına tıkanmış. Sesi titreyerek öğretmenim benim bir suçum yoktu sözünden sonrası ağzında kestirilerek kovulması
Düşünüyorum’da bir Öğretmen öğrencisinin kendisine el kaldırmasını sağlayacak kadar pervasızlığı nasıl gösterebilir bir öğrenci ise okulda kimi kime şikayet edeyimki düşüncesiyle Savunma mekanizmasını kendisinin oluşturması gerektiğini düşünüyor. Ve sonrasında biliyormusun? ‘’Diyor o öğretmen benimle bir daha muhatap olmuyor’’ yaptığımın çok yanlış olduğunu biliyorum. Ama en azından biraz olsun etkili olmuşki okul koridorunda kulak tırmalayıcı, sersiyle diğer öğrencilere bağırdığında benim orda olduğum zamanlarda bana bakmadığını bile görmek beni mutlumu ediyor? Evet. Çünkü böyle bir öğretmenin bana vereceği önemide açıkçası hiçte önemsemiyorum…

''Okuduğumuz gazetelerde’de öğretmenlerin öğrencilerine şiddet gösterdiği haberlerlerini hepimizin dikkatini çekmiştir.
Mesleğini en güzel şekilde icra eden öğretmenlerimizde var. Öyleki hayatlarını onlar benim çocuklarım, diyip kendilerini öğrencilerine vede meslek aşkına feda edenler. Elleri öpülesice öğretmenlerimiz. Sizi tenzih ederek ve sizin vasfınızı lekelemeye çalışan eğitmenim diye geçinen bu kişileredir sözlerim.
Bir çok Anne, Baba, çocuklarının kulaklarını ve gözlerini istemedikleri bir çok olumsuzluğu kapatmaya çalışırken ‘’bir eğitmenin öğrencilerine yani ikinci anne ve baba vasfını taşıyan kişilerin bu şekilde davranışı’’ beni derinden üzdü.
Son yapılan araştırmalara göre okullarda yapılan aramalarda öğrencilerin birçoğunun üstünde delici ve kesici maddelere rastlanmıştır. Bunun nedenininse şiddet filmlerinden yola çıkarak kendini koruma metodu olarak görüyormuş öğrenciler..
Öğretmenine zarar veren öğrencilerin sayısıda küçümsenmeyecek kadar büyük
Fikrimi söylemem gerekirse bir müdürün yüzlerce arkadaşının yanında bir öğrencisini tokatlalaması böyle bir olaya davetiye çıkarır nitelikte. Birde o yaşlarda ergenlik çağı dediğimz hassas bir dönemden geçen bir gence bunu yapmak hiçte etik bir davranış değil. Okullarda bu şekilde eğitim verildiği takdirde Kurtlar Vadisi filmindeki kabadayılara özenen daha çok hayranlar yetiştiririz.
Öğretmenlik mesleğinin kurallarından bazıları şunlardır.
1- İnsanlarla iyi iletişim kurabilen; sevecen, hoşgörülü, sabırlı,
2- öğrencilerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilen.
3- iyi bir öğretme ortamı sağlayabilen
4- sözel yeteneği gelişmiş kişiler
Saydığımız 4. şıkta gerçektende örneğimde belirttiğim gibi sözel yeteneği bayağa gelişmiş bu öğretmen bile demek istemediğim kişilere çocuklarımızı emanet ediyoruz.
Toplumumuzda hepimizin karşılaştığı akademik ünvan, olarak bir yerlere gelipte ama toplumdaki kişisel davranışlarında sağlıklı iletişim kurmasını bilmeyen birçok önemliyim diyen kişiler vardır.
Çocuğuna hiçbir şey vermesini bilmeyen cahil anne ve babalarımız vardır.Alt yapısı zaten çok zayıf olan bu çocukların okula gidip böyle öğretmenlerden eğitim alması da okumuş ama adam olamamış sözünüde aklmıza getirmiyor değil…
Bu okulun dını merak edenler BAĞCILAR TİCARET MESLEK LİSESİ
Söylenen bir çok bir çok olumsuzluğuda yazmadığımı belirtmek isterim. Dilerimki MEB bu konuda daha araştırmacı vede duyarlı olur...


ATATÜRK'ÜN ÖĞRETMENLERE HİTABI
(KÜTAHYA LİSESİ - 24 MART 1923)
"Muallime hanımlar ve muallime efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.
Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.
Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya -bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki- pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi geçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkar edemeyiz.

Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk'a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.
Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.
Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserden ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim.

Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum

13 Mart 2009 Cuma

Tebrikler JerenCe

Sevgili arkadaşım JerenCe 'nin Carolina Costa hakkında ki yazısı, Hebertürk gazetesinde yayınlanmış, bundan dolayı kendisini tebrik ederim. Ama kendisininde dile getirmeye çalıştığı gibi gerçektende editörlerin JerenCe gibi bir çok değerli blog yazarlarının bloglarını takip ederek yazılarına yer vermiş olmalarını dilerdim. Eminim ki birçok "köşe yazarıyım" diye geçinenlerdense, arkadaşım gibi blog yazarlığı yapan yazarların haklarının yenildiğini düşüneceklerdir.Gözlemlerini ve aydın fikirlerini en güzel şekilde kaleme alan JerenCe ve onun gibi blog yazarlarının bloglarının takip edilmesini çağdaş, akılcı,ve günümüz Türkiye'sinde gelişen her türlü olayı kaleme alıp, bunları güzel fikirleriylede pekiştirip olumsuzluklara bile güzel bir pencereden bakmamızı sağlayan, bu değerli beyinlerin esas hakettikleri yerde görmekten mutluluk duyacağımı belirtmek isterim.
Gelelim Carolina Costa'ya, Jerence buna dikattimi çekti ve gerçektende 12 yaşındaki bu küçük deve hayran oldum. Hele Whitney Houstonun müthiş yorumuyla yıllardır dilimizde ve gönlümüzde hiç birimizin bıkıp usanmadan dinlediğimiz "I wıll always love you" şarkısını en az onun kadar güzel söyleyen bu küçük deve hayran oldum doğrusu!... Yine şundan emin oldum ki; bazılarımız doğuştan kaabiliyetli olabiliyoruz. Carolina Costa gibi ve bana hatırlattığı "I lwıll always love you" şarkısını size bir kez daha dinletmek istiyor sizide benim gibi güzel diyarlara götürmesini diliyorum.

7 Mart 2009 Cumartesi

Kendi İçime Sığmayan Ben


‘’Sabah altı geceden bastı kasvet sağa, dön sola dön olmayacak kalk artık! Derin
Nasıl olsa uyuyamayacaksın. ‘’Kendimi balkona attım karşımda muhteşem ihtişamıyla Büyükçekmece denizi…
Gece benim gibi dalgalanmaktan yorgun düşmüş. Bütün sükûnetiyle göz alabildiğince uzanmış. Baharda kendini hissettirmeye başladı ‘’ ılık bir meltem var. Kuş cıvıltılarından başka hiç bir ses yok.
Mis gibi bir hava, içime çektim. Ohh şükür bu güzellikleri görmemi sağlayan yaratıcıya şükür…
Ama bir şey var içimde adını koyamadığım bir şey görüyorum,hissediyorum, yaşıyorum bütün güzellikleri, göz alabildiğince önümde. Ama eksik bir şeyler var!...
Off Derin hadi giyin işe gitme zamanı! ‘’binadan çıkar çıkmaz havanın güzelliği bana adımlarımı küçültmemi söyledi yavaşla tadımı çıkar der gibiydi! reflekslerim uyum sağladı içimden gelen sese, off saate baktım keşke yatakta sağa sola geçirdiğim zamanı kalkıp yürüseymişim kaçırılırımı? bu atmosfer…
Bu gün hep yalnız yaşamak istedim elimden gelse kendimi bir toz bulutu yapıcağım kimse varlığımın farkına varmasın ben, deniz ve bu huzur dolu hava ne olurduki?
Minibüse bindim görünmez olmanın isteğiyle çantamdan kitabımı çıkarıp gömüldüm kitaba
Ne yaparsam yapayım odaklanamıyorum okuduğum kitaba’’ yanımda oturan adamın varlığı beni rahatsız ediyor arada kitabıma dikkatini verdiği hissettiğim an müthiş bir rahatsızlık duyuyorum.
‘’ Sorun adamcağızda değil aslında minibüsteki insanlarda’da değil bu gün ben sorunluyum. Narsislik belki ama... Bu gün beynimin kimseyi görmeye tahammülü yok.
Sonunda bitti.
Minibüsten bir an önce inmek için iş yerime neredeyse üç kilometre kala kendimi dışarı attım. Pervasızca yürüdüm. Mümkün olsa ayaklarımın beni götürebildiği, taşıyabildiği yere kadar yürüyeceğim. Bekçi dayım karşıladı günaydın diyerek zoraki bir cevaptan sonra içimden Allahım başka bir şey sormasa bana
Nasılsın? Kızım iyiyim Dayı.
Söylesem aslında! bilmiyorum ki Dayı ya iyi ve kötü denilen bir denklemin boşluğunda sıkışmış gibiyim. Nasıl olduğumu bende bilmiyorum ki? Ama şimdiye kadar kime nasılsın? Denildiğinde O andaki ruh halini anlatabilmiştiki herkesin söylediği gibi sırf soruya cevap olsun diye iyi dedim. ‘’İşte sahtekar bir cevap Allahım bitsin bu işkence diye düşünürken bekçi dayım bu gün erkencisin diyip hemen arkasından sana bir çay getiriyim. Artık acizliğimi saklayamadım yok dayım sağ ol diyip merdivenleri dört çıktığımı hatırlıyorum. oh bunuda atlattık.
‘’Belki kabalık yaptım ama bu gün kusuruma bakma be Dayım.
Cumartesi olması sebebiyle iş yoğunluğumda yok. Hoş olsada bende iş yok. Bu gün
Düşünüyorumda herkes çalışırken, ben bu gün kendimi iyi hissetmiyorum, hatta berbatım, hatta boğuluyorum, hatta burada nefes alamıyorum. Bu gün çalışmak istemiyorum desem fiziki görüntümde bir hasar görünmediği için dünyamda fırtınalar kopuyor kendi içime sığamıyorum. Kim bunun önemini bilirdi? Otur oturduğun yerde Derin
gözlerim saate.. buradan ne zaman çıkacağım? Bir ayağım sürekli dışarıda nefes alamadığımı hissediyorum. Aslında arkadaşlarımda bunun farkında, çünkü bu gün ben ben değilim hergün tüm odaları dolaşıp espiriler patlatan hatta bazen işi daha ileriye götürüp radyodan gelen müziğin hareketliliğine karşı koyamayıp
Elime mendili alıp arkadaşlarımıda baştan çıkarıp oynatan, tüm olumsuzluklara rağmen hayatı tiye almayan bir kandırışçı görüntüm yoktu. Bastırılmış duyguların artık dışa vuruşumuydu bu?
Böyle zamanlarda en çok kızdığım şey karşındakinin anlayışsızlığı aslında böyle zamanlarda kimin seni ne kadar çok tanıdığında anlayabiliyorsun tanıyan ve anlamaya çalışan bir arkadaşım anlatmak istediğin paylaşmak istediğin bir şey varsa dinlerim dedi bana,
Ben daha ağzımı açmadan!’’ tamam seni sana bırakmalı’’ bu gün ama ihtiyacın olduğu an karşı odadadayım eve gitsek bile telefonun diğer ucundayım diyip güzelliğini göstermişti.
Birde hala senin bütün sessizliğine kabuğuna çekilmiş görüntüne rağmen sırf zorunda olduğun için bir iki kelime konuşmak ama bu zamanlarda bile iç sesin, ses tonuna aksetmiş olmasına rağmen. Hala senin kafanda dır dır konuşan bir türden daha insan vardır o muhabbeti en az yüz kere dinlemişsindir. Daha önceleride çok bunaltmıştır ama nezaketen bir daha bir daha dişini sıkıp onu dinlemişsindir.
Sus. Ne olur! bu gün olsun sus. Bu gün olsun anla beni,
Birde sözüm ona aslında neredeyse her şeyini bilen aslında seni en iyi anlamasını beklediğin dost dediğin insan vardır. Oda kaçışını suç görür kendince anlamlar yüklemeye çalışır bu davranışına kendi kendine kaba bir tabir ama tribe girip çekip gider. Bari sen yapma bunu canım ya
‘’Birde aslında varlığıyla yokluğu pekte fark etmeyen, ama kendini gereksiz hareketleriyle dikkati üstüne çekmeye çalışan, kendini önemli göstermeye , yani kraldan çok kralcılık oynayan, normal zamanlarda pekte önemsemediğim hatta çevremdekiler eleştirince! ‘’alaylı bir ifadeyle bırakın kendini böyle mutlu hissetmeye çalışıyor’’ diyip takmadığım bir insanı, bu gün takar oldum. Ve bu gün gereksizliği benim için nedense dayanılmazdı
Yok hayır bu gün kararını vermen lazım dedim. Kendime
Sanırım kararımı verdim. Kendime sorduğum sorunun hemen ardından, hiç düşünmeden işten ayrılacağım. Hepsi bu.
Büyük çabam mesai saatini bitirmeden sonuçlandı biraz olsun erken çıktım
Otobüs durağına doğru gidiyorum aslında koşuyorum nereye gittiğimi bilmeden bir acelecilik var üstümde bir süre sonra cezaevi mahkûmları gibi durakta volta attığımın farkına vardım.
Bu halimle birilerinin dikkatini bile çekmiştim. Utandım sonra ne yapıyorsun! kendine gel dedim. Otobüs gelmişti sonunda!... Yine dolu hani vardır ya bir söz( tereyağından kıl çeker gibi) kimsenin beni fark etmemesi umuduyla, önüme çıkan ilk boş koltuğa oturdum. Bir süre sonra… Yine farkında olmadan alt dudağımın üst dudağımın üstüne geçirip alnıma doğru düşen saçlarımı üflediğimi fark ettim tabi bu tam karşıma oturmuş ve delici bakışlarıyla beni kendime getiren adam sayesinde oldu eminimki içinden bunun aklından zoru var diye düşünmüştür.
Oohh buda bitti otobüsten indim muhteşem deniz yine göz alabildiğince önümdeydi
Ama benim eve çıkmam lazım şekerlerim beni bekliyorlar. Anlatamazdım ki onlara bu gün kendimi… Anlayamazlardı ki! ağır gelirdi onlara bu halim üzülürlerdi,
bütün gün yolumu gözleyen şekerlerime bunu nasıl yapabilirdimki bu onlar için hayal kırıklığı olacaktı
Ahh Derin ahh
Şimdimi TV de Yusuf Hayaloğlu anılıyor. Kıraçın hoşça kal şarkısıyla güle güle güzel insan, güle güle

Ama soyadındaki hayal kelimesi işte şimdi gerçek oldu rahmetle yusuf hayloğlu sevdayla, şiirle
Hoşça kalın, dostla kalın

6 Mart 2009 Cuma

İnsan Olmanın Erdemi

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi hayat bir dantel gibi sevgiyle ve iyilikle işlenmesi gereken bir hediyedir. Hepimizin çevresinde bizde hayranlık bırakan, "ama yok ya bu insan olamaz!" Dediğimiz insan görünümündeki varlıklarda vardır. Bir hümanist olarak insanların yaptıklarına rağmen insanı, insan olarak seviyorum… Mevlana’nın güzel bir deyimiyle anlatmam gerekirsede, "yaradılanı yaradandan ötürü severim" Hele bazı yaratılanlar vardır ki, gerçekten insanlık vasfını en güzel şekilde taşırlar.
Açıkçası içinde bulunduğumuz şu dönemde herkesin önce ben diye düşündüğü merkezci tavırları etrafımda çok görmeme rağmen, bana yaratıcıyı en güzel şekilde hissettiren insanlarında var olduğunu görmek, insanlık adına hala umutlu olmama neden oluyor.

Öyle insanlar var ki; yüzlerce insana iyilik ve yardımda bulunan, bir sürü öğrenciye burs veren, yurdun bir çok şehrinde bir yaşlıya, bir ihtiyaçlıya sahip çıkan ve ben bu insanların varlığını görebildiğim için onur duyuyorum.
Din, dil, ırk gözetmeksizin sadece, insanlık adına birilerine el uzatabilmek, kaç insanın harcıdır ki?
Hepimiz bilirizki vermek çok farklı bir erdemdir. Genelde zengin olan insanların yaşadığı lüks hayatlarını okur, dinler ve görürüz. Bu insanların yatırımı sadece daha fazla kazanmak! Daha fazla lüks yaşama adına atılan adımlardır. Birileri onların ne kadar zengin olduğunu görsün, duysun ve bilsin çoğu zaman gazete ve dergilerde paranın verdiği çılgınlığı her şekilde kareleyen resim ve yazıları gördükçe birçoğumuzun "yazıklar olsun" dediği insanoğluna değerlerimizin yozlaştığını, parayı araç değilde amaç olarak gören bu insanlar bizide insanlığımızdan utandırır.

İnsana yatırım, kaçımız buna önem veririz? Evet, bazı insanların tek gayesi bu, İnsana yatırım!

Bence böyle güzellikler yazılmalı, çirkinlikler utansın diye! Etrafınızda böyle değerlerin olması dileğiyle…



27 Şubat 2009 Cuma

Kuzucuğum'dan Bana Son Hatıra


Sen hep yüreğimde olacaksın. Kuzucuğum ve seninde dediğin gibi beni hep gördüğünü bilerek yaşıyacağım. Yoksa ne buğday sarısı güneşten nede kartanelerinden bir mana çıkaramamki.



aşkımaaaaaaaa

seni seviyorum demek
hiç bir zaman bu kadar güzel olmamıştı
sevip sevilmemişti bu yürek
yüreğinde bana ve sevgime yer var mı?
yer varmı aşka umuda?
O zaman yukarıya bak
ben oradayım her zaman yanındayım
gündüz güneşimle gece ayımla
kimsenin kucaklayamadığı kadar
kucakladım seni
bazen bir umut olmalıyım yüreğinde
güzel yarınlarda gerçekleşmeyi bekleyen
sonra bir hayal düşlerimde
seni başka alemlere götüren
karanlık düşüncelerdeki
son yaprak olayım ben
hiç solmayan bir yaprak
seni yaşamalıyım duygularda
seni hissetmeliyim her nefes alışımda
yğmur olup yağmalıyım
her damla benim sana olan sevgimdir
ıslanmalısın sevgi yağmurlarında
aydınlığın olmalıyım sonra
kar a kartenesine ne dersin
buğday sarısı güneşimle
bembeyaz saf aşklar yaşamak için
sen benim vazgeçemediğin
gökyüzün olmamlıyım
ne sen beni unutmalısın
ne de sensiz evreni kucaklamalıyım
seni seviyorum demek
hiç bir zaman bu kadar güzel olmammıştı
hiç bir zaman böylesine
sevip sevilmemişti bu yürek
şimdi ben o güzeli seninle yaşıyorum
VE SENİ ÇOK SEVİYORUMMMM

26 Şubat 2009 Perşembe

Kendine Sor Ben Neyim Diye

Bu gün gazetede okuduğum bir haber beni bir hayli etkiledi! Ve bu konu hakkında düşüncelerimi belirtmeden de geçemedim. Olay amerikada geçiyor, "Barian Wilson, itfaiyecilikten emekli olduğu 1995 te ölümcül bir trafik kazası geçiriyor. Arabada wilsonla beraber üç papağanı var biri kaza esnasında ölüyor. Wilsonda kazada beyninde ciddi bir hasar almış ve sağ tarafıda felç olmuş. Wilson'ın yürüme ve konuşma yeteneğini kazanabilmesine imkansız gözüyle bakılır. Ve ömür boyu yatalak kalacağını söyler doktorları Wilson 58 yaşında yani çoğumuzun bu yaştan sonra, "Bundan ne köy olur ne kasaba" diye düşündüğümüz bir yaş. İşte her şey bu süreçte başlıyor..."
Böyle bir durumda acaba kaçımız hayatta kalma isteğiyle yaşamak isterdik. Yani biri vursun kafamdanda beni bu eziyetten kurtarsın tıpkı kurtuluşu olmayan atlara yapılır ya kafasına bir tane sıkılıp öldürülür...
sedece ben mi böyle hisederdim acaba?

Wilson ise bunun tam tersini yapıyor yani hayat bittiği yerde başlar felsefesini uyguluyor kazada onunla beraber sağ kalan iki papağanın sayesinde konuşmaya başlıyıp hatta ömür boyu yatağa mahkum kalacak tezinide çürütüp ve yürümeye başlıyor.Wilson aynen şöyle diyor kafamdaki yara o kadar büyüktü'ki hayatım boyunca iki yaşındaki bir çocuk gibi bile konuşamıyacağımı sanıyorlardı.(Ama ben henüz düşünme olgumu kaybetmemiştim ve eğer hala düşünebiliyorsam ben yaşıyorum ama kaderime boyun eğmememeliyim ve iki papağanım sayesinde de bir gün ağzımdan bir kelime çıktı sonra bir tane daha bir tane daha ben artık yürüyebilirdimde ve bunuda başardım) aslında bu bazılarımıza ders olacak nitelikte bir yaşam öyküsü bir çoğumuz ufacık problemler karşısında bile bize ne kadar haksızlıklar yapıldığını düşünür ve pes ederiz.Herşeyi olumsuz görmeye başlar bir perinin sihirli deyneğiyle hayatımızı değiştirmesini isteriz. Biz o kadar hazıra alışmışızki hep birilerinden medet beklemişizdir. Wilson ve onun gibi bir çok insan'ın hayatlarının bittiği zanettiğimiz yerde bize insan oğlunun istediği zaman her koşulda her zorlukla başa çıkabileceğini hissetirmesi kendi adıma konuşmam gerekirse!Bir tokat gibi suratıma iniyor...

Yüce Allah insan oğlunu yarattığı bütün varlıklardan daha güçlü ve daha donanımlı yaratmıştır.
Özümüzün bir avuç toprak ve bir damla sudan oluşturulduğunu Allaha karşı unutmayıp sadece Allaha karşı ne kadar aciz olduğumuzu unutmamak şartıyla ama öte yandanda istediğimiz sürece ölüm dışındaki tüm olaylarla başa çıkabilecek tüm donanım ve niteliklere sahip olduğumuzu unutmamalıyız.

ölümün bile tadı çıkarılacak bir olay olduğunu biliyor mudunuz? Okuduğum bir kitaptan öğrendim bende bunu (Annem ve Hayatımın Anlamı IRVIN YALOM )psikoterapi öykülerini anlatan ve okuduktan sonra hayata bakış açımı değiştiren güzel bir kitap doğrusu!'' öykülerden bir tanesinde artık kendileri için pek yapılacak bişey kalmadı teşhisi konulan kanser hastalarının sadece periodik olarak düzenlenen pisikolojik terapi seanslarından birinde geçen bir konuşma...
Hastalardan bir tanesi karşısında oturan doktora bakarak g"eçtiğimiz ay arkadaşımın biri uykusunda öldü ne şanslı bir ölüm değilmi?" Doktor neden böyle düşündüğünü sorar hastası "nasıl düşünmemki siz yaşamak isterken ve ölüceğinizi bilmek ve en acısıda her gün o içindeki tüm yaşama arzusuna rağmen ne zaman öleceğim diye beklemenin ne kadar acı olduğunu biliyor musunuz? Hayır siz bunun ne kadar acı bişey olduğunu bilemezssiniz... "

Yine hastalardan bir tanesi bu hasta çok uzun zaman dır kanserle mücale eden ve doktorların yaşaması mucize dedikleri bir hasta sanırım ölümü çok acı olarak nitelendiren arkadaşına vereceği cevaptan sonra, aslında mucizeyide içinde pozitif enerji ve her şeye olumlu bir bakış açısından kaynaklandığını sizde benim gibi farkedeceksiniz.

İşte bir anda ölümü bile gözümde başkalaştıran cevap "neden Ölümü bu kadar basite alıyorsunki?"
Bence ani bir ölüm en kötü ölüm şeklidir. Sen ve ölüm bu kadar basit misiniz?
Aileni, varsa kocanı, en önemliside çocuklarını ölümüne hazırlamak.
''Zamana ihtiyacın var. Aceleye getirilmemiş zamana''
Hayatın bitirilmemiş işleriyle ilgilenmen gerekiyor. Çünkü projelerinin gelişi güzel bir kenara atılmayacak kadar önemli!... Tamamlanmayıda çözümlenmeyide hakediyorlar. Aksi takdirde bu güne kadar yaşanmışlığının ne anlamı var arkanda güzel izler bırakmalısın bunu başardığın sürece sadece mecazen bir ölü olacaksındır. Aslında hep yaşayacaksın. Dahası diye tamamlıyor sözlerini'' Ölmek hayatın bir parçası onu kaçırmak, o olurken uyumak hayatın büyük maceralarından birini kaçırmaktır.

Bana göre sözün bittiği yer hala en küçük bir sorunda bile kendimizi bırakabiliyorsak bu yaşamlar bize ders olmalı!..
Hayat sevgiyle, iyilikle dantel gibi örülmesi gereken ve bize lütfedilen bir hediyedir kimsenin taşıyamıyacağı yükle cezalandırılmaması dilekklerimle...

23 Şubat 2009 Pazartesi

Affet Beni


Affet beni yüreğim...
Açtırdım kapılarını seni sevmeyene, derinlerdeki güzelliklerigörmeyene... Sevgisizliklerine hapsettim seni...

Affet beni gözlerim...
Sana bakmayan gözlerin esiri etti. Gülerken saçtığın ışığını zindanaçevirdim...

Affet beni dizlerim...
Gelmez yârin yolunda beklettim. Ayakta durmaya dermansız ettim.

Affet beni sözlerim...
Her acı sözü yutup; hep tatlı sözler söylettim. Zehir sözlere sevgi sözlerimiziyan ettim...

Affet beni kollarım..
Seni sarmayan kollara her daim açık beklettim.Gelmeyince zalim yâr, sevdalara seni açmamaya yeminler ettim...

Affet beni gülüşlerim...
Yalancı gülmelere kanıp gönülden gülmelerimlekarşılık verdirdim. Yüreğimi ağlattılar sen yinede gülmeye devam ettin...

Affet beni ellerim...
Uzanmaz elleri tutmanı, hiç bırakmamanı senden bekledim. Bomboş kalınca üşüdün soğukluğun yüreğime işlettin...

Affet beni Yarabbim...
Verdiğin bu canın hakkını veremedim...
Yüreğimi bir kulun yaralamasına, gözlerimi ağlatmasına, kollarımı bağlatmasınaizin verdim...


Affet beni yarabbim
O'nu çok sevdim....Doğru zamanlarda yanlış insanlara, yanlış zamanlarda doğru insanlara mahkumoldu bu yürek...Belki doğruyu görmeye yetmedi gözlerim. Belki de yanlışı silmeye yüreğim...Affet Beni Yüreğim.

Dilimin Ucunda Gidişinin Hüzünlü Türküsü




Dilimin ucunda gidişinin hüzünlü türküsü, gözlerimdeyse bitmeyen, bitiremediğim, bitiremediğin aşkın yarım kalmış öyküsü...Derin bir çizikle kanayan çocuk yanım, bir yerlerde buz gibi donmuş kadın yanım ve geleceğe dair düşlerle geçmişin kaosunda boğulan kaderci bir yaşlı kadın...Hepsini harmanladım gidişinde, yüreğimi eze eze... Veda etmedin bana...Biliyorum terketmiyordun sadece kendini alıp gidiyordun! Kendini; bir beden ve bir ruhu koyup bir gemiye açılıyordun engin denizlere...Sen sadece kendini götürdüğünü zannederken aşkımın sınırlarından, benim aşkımı, aşka olan inancımı, dünümü ve yarınımı da yüklenmiştin omuzlarına...Nasıl çırpındım anlatabilmek için sana. Ama kelimelerin yetersiz kaldığı, bildik herşeyin anlamsızlık çarkında kaybolduğu bir hava boşluğundaydık...Gözünün yaşını görmedim izin vermedin buna...Ama ağlayan, hıçkıran, “seni seviyorum” diye defalarca haykıran adamın çığlığı silinmedi kulaklarımdan...Kaçışın boştu gülen gözlü adam...İnsan herkesten hatta herşeyden kaçabilir.Ama kendinden? Kaçamadın kendinden tıpkı kaçamadığım gibi kendimden... Hatırladıkça güleyim mi ağlayayayım mı bilemediğim mesajlarımı çerçeveleyip, hafızamın en ayaydınlık odalarına astım. Neler yazmıştım sana...Öfkemi kusmuştum bütün birikmişliğimle...Kudurmuştu öc alma duygum tüm deliliğimle...İstiyordum ki çektiğim acının tadı senin de dudaklarına bulaşsın...Haykırışlarım senin sesinde yankılanıp kulaklarımda dolaşsın...Benim bütün deliliğime inat bir olgunluk yapışmıştı sanki yakana...Kırmadım, kıramadım seni...Boyun eğmişliğin sessiz nidalarıyla süslüydü kelimelerin. Sen kaderin önüne katıp götürdüğü bir adamdın...Razıydın, biliyordun...Oysa ben çocuktum o veda gününde...Elinden en sevdiği, yerine başka hiçbir şeyi koyamadığı, kokusu ciğerlerine dolmayınca uyuyamadığı oyuncağı alınmış küçük bir kız çocuğuydum...Ninniler söyleyip uyutabileceğim bebeğim yoktu – ki o bebek belki aslındı hiç olmamıştı! -, gecenin kara kabuslarında avunabileceğim yumuşak bir temas eksilmişti yatağımdan – ki belki ellerim hiç dokunmamıştı böyle bir tene-...Ben yalnızlığın, en koyu en dipsiz yalnızlığın korkusuyla saldırırken silah yapıp kelimelerimi sana, sen, sen yürekli adam, sadece aşkını kalkan yaptın bu deli kadına... Ilık sular süzülürken bedenimden gözümden süzülenlerle daha çok ıslandı tenim...Sendin gözlerimden akan...İçim katılmıştı ağlamaktan...Yitirmenin ve yitirilmenin ne olduğunu öğrenmiştim eş zamanlı...Suyun beni o her zaman rahatlatan dost sesi, teskin edici teması da yetmedi gecemin karanlığına bir ayışığı katmaya...Gitmiştin, kendini alıp yanına... Güneşin altın tepsi silueti çok kez düştü denizin mavi dalgalarına gidişinden sonra...Yakamozlar kucakladı sahil boyunda denize değen ayaklarımı defalarca...Azalır mı diye bekledim yüreğimde gidişinin sızısı...Katmerlendi aşkım günden güne...Mayalandı sensizlik, sensiz gecelerde...Aşkının haykıran çığlıkları hiç eksilmedi hayatımdan...Bedeninin olmadığı günlerde kelimelerin yetişti beni ümide döndürmeye...”İçimdesin” diyen bir adamın sesi yankılandı hep başka seslerin içinde...Biliyorum aşkım içindeyim çünkü beni de götürdün yanında...Sensiz hudutlarda yaşayan bir kadın tanıyorum ama içi senle dopdolu...Ve bir adam tanıyorum kadının olmadığı bir mekana teslim olan...Ama yalnız değil adam. Kadını da götürdü yüreğinde...Aşkın adı, aşkın tadı hiç eksilmedi uzayan kısalan ama hep varolan günlerin ve gecelerin akıp giden ritminde...Tek bir ruh ikiye bölündü iki ayrı bedende...Sen ve ben...İçiçe, çözülmemecesine... Seni Seviyorum, Senin beni sevdiğin gibi hem de...

20 Şubat 2009 Cuma

Elveda Kuzucuğum

Avatarına bir resim koymuştu kuzucuğum. Arkası dönük kafasında kapşonu esrarlı bir akşam portresinde. Belli belirsiz görünüyor.Elleri cebinde gidiyor arkasına bakmadan. Şu an dinlediğim şarkı sözündeki cümleyi anımsatırcasına "(konuşacak bir tek dostum kalmadı"diyip gidiyor.
Elleri cebinde kuzucuğumun, nasıl sevinirdin sana kuzucuğum dediğimde? Bana hep gideceğini söylerdin. Bense umursamaz bir tavırla hadi be ordan derdim. Bilmiyordumki kuzum sözünü tutacağını! "seni çoooooookkk seviyorum" derken "çok" kelimesini özellikle uzattığının kıymetini sen gidince anladım kuzucum neden? Şimdi anladımki yine keşke "hiç keşkeler" olmasaydı sözü önemini koruyor. Ahh keşke... Bir sürü bir sürü şiir yazıp gönderirdin bana, bir tanesini mail atmıştın çok beğendiğimi söyleyince yok oldu oda seninle ne oldu bilmiyorum.
Kuzucuğum ne vardıki bu kadar delikanlı olupta sözünü tutacak biz ne delikanlılar gördükte sözünü tutamayan ne olurduki sende bu seferlik sözünü tutmasaydın.
İlgilenmediğim zaman hemen anlar kızar giderdin benden ama birkaç güne kalmaz yine dayanamaz gelirdin, sonra sanki üzen senmişin gibi özür dilerdin benden. Daha 19 yaşındaydın ama öyle yaşamış öyle doluydunki çoğu zaman şaşırtırdın beni. Olgun beyninle bu dünya sana çokmu boş geldi alın dedin sizin olsun çirkinlikleri yaşamaya devam edin dedin ellerin cebinde başın önünde çektin gittin. Hani beni çok seviyordun olmadıki!
Bu kötü şakayı sana yakıştıramadım. İlk karşılaştığımız an geldi aklıma şirinliklerinle hemen ilgimi çekmştin sonra konuştukça aslında ne kadar yaralı bir kuzu olduğunu farketmiştim.
"Annem beni doğarken ölmüş" diyip kendini suçlardın. Sana bu konuda saçmaladığını inandıramıyordum. "Babam başkasıyla evlendi şimdi o mutlu bir karısı bir çocuğu var başka bir hayatta yaşıyor" demiştin. Sevmiyorum der sonra böyle düşünme dediğimde banada kızar giderdin. Bazen başımı dizine koyayımmı derdin. Ben kaçardım çünkü biliyordum bana ihtiyacın olduğunda yanında olamıyacağımı tıpkı son gidişindede yanında olamadığım gibi, sana bende bir acı çektirmekten korkuyordum. Giderken beni sevenlerine emanet etmişsin. emanetin bu kadar değerli değilki be kuzum
" Beni nasıl mahçup ettin bir bilsen!.. Yüreğimi nasıl acıttığını bir bilsen
Yaralıydın, sevgiye ihtiyacın vardı ve bunu bende doldurmaya çalıştın kuzucum bense sana yeteri kadar önem gösteremedim .
Eğer bişeyleri değiştirecekse biliyorum günahsız gittin. Çünkü sen bir melektin o yüzden beni duyuyorsundur senden özür diliyorum.
Keşke bende şu an gittiğin yerde ne yaptığını görüyor olsaydım ama eminimki anneciğin hasretle sarılmıştır sana Kaan'ım hoş geldin demiştir. Sende hasret olduğun kokusunu doya doya içine çekmişsindir
Bana onun hakkında okuduğun şiiri onada oku emi kuzucum!
Anne hasretin bitti kuzucum.
Seni hiç unutmayacağım o kadar temizdinki benim duama bile ihtiyacın yoktur, ama ben hep duacın olacağım bir kerede ben yazıyım Bedirhan Gökçenin okuduğu annem şiirini senin yüreğinle Allah izin verirse bir gün uğrayacağım sana söz. Senin bana duyduğun sevgin için. Rahmetle sevgiyle kal kuzucuğum...
ANNE

Merhaba anne,
Yine ben geldim.
Merak etme okuldan çıktım da geldim.
Anneler de babalar gibi merak eder mi bilmiyorum ama
Ali, "Okula gitmezsem annem çok kızar, merak eder."
demişti de onun için söylüyorum.
Geçen hafta öğretmen, sağ elimde sarımsak, sol elimde
soğan dedirte dedirte öğretti sağımı solumu.
Ben biliyorum artık anne, sağım neresi, solum neresi
Ağrıyan yanımın neresi olduğunu.
Şimdi iyi biliyorum anne.
Hani geçen geldiğimde:
Şuram acıyor işte, şuram demiştim de
Bir türlü söyleyememiştim ya acıyan yanımı anne
Bak şimdi söylüyorum. Şuram işte,
Sol yanım çok acıyor anne.
Hem de hep acıyor anne her gün.
Dün sabah annesi Ayşe'nin saçlarını örmüştü.
Elinden tutup okula getirdi.
Yakası da danteldi.
Zil çalınca öptü, hadi yavrum sınıfa dedi.
Ben de ağladım,
Ağladım hiç de utanmadım.
Öğretmen ne oldu dedi?
Düştüm, dizim çok acıyor dedim.
Yalan söyledim anne.
Dizim acımıyordu ama sol yanım çok acıyordu anne.
Bugün ben de saçım örülsün istedim.
Babam ördü ama onunki gibi olmadı.
Dantel yaka istedim.
Babam; "Ben bilmem ki kızım." dedi.
Bari okula sen götür dedim.
"Kızım, iş" dedi.
Ben de bana ne dedim, ağladım.
"Kızım, ekmek" dedi babam.
Sustum ama okula giderken yine ağladım anne.
Ha, bi de sol yanım yine çok acıdı anne.
Herkesin çorapları bembeyaz,
benimkiler gri gibi.
Zeynep, "Annem, beyazlara renkli çamaşır
katmadan yıkıyormuş" dedi.
Babam hepsini birlikte yıkıyor.
Babam çamaşır yıkamasını bilmiyor mu anne?
Uffff, babam, her gün
peynir koyuyor beslenmeme.
Üzülmesin diye söylemiyorum ama
Arkadaşlarım her gün kurabiye,
börek, pasta getiriyor.
Biliyorum babam pasta yapmasını
bilmez anne.
Hava kararıyor, ben gideyim anne.
Babam bilmiyor kaçıp kaçıp sana geldiğimi.
Duyarsa kızmaz ama çok üzülür biliyorum.
Kim bozuyor toprağını,
Çiçeklerini kim koparıyor?
İzin verme anne,
Ne olur toprağına el sürdürme!
Eve gidince aklıma geliyor bi de
bunun için ağlıyorum anne.
Bak, kavanoz yanımda,
toprağından bir avuç daha alayım.
Biliyor musun anne?
Her gelişimde aldığım topraklarını
Şu kavanozda biriktirdim.
Üzerine de resmini yapıştırıp
başucuma koydum.
Her sabah onu öpüyor kokluyorum.
Kimseye söyleme ama anne
Bazen de konuşuyorum onunla.
Ne yapayım seni çok özlüyorum
anne.
Ha unutmadan,
Öğretmen yarın anneyi anlatan
bir yazı yazacaksınız dedi.
Ben babama yazdıracağım.
Öğretmen anlarsa çok kızar ama
bana ne kızarsa kızsın.
Ben seni hiç görmedim ki neyi,
nasıl anlatacağım anne.
Senin adın geçince sol yanım
acıyor anne.
Hiç bir şey yutamıyorum.
Bazen de dayanamayıp ağlıyorum.
Kağıda da böyle yazamam ya anne.
Ben gidiyorum anne,
Toprağını öpeyim, sen de ama gel beni öp.
Mutlaka gel anne,
Sen rüyama gelmeyince
Sol yanımın acısıyla uyanıyorum anne.
Sol yanım acıyor anne.
İşte tam şurası,
Sol yanım çok acıyor anne.
Seni çok özledim anne, çooook.
Bedirhan Gökçe

19 Şubat 2009 Perşembe

Sevgi nedir?

El ele tutuşup çocuklar gibi çocukluğunu mu yaşamak, yoksa beraber yağmurda mı ıslanmak, sabah beraber uyandığında o uyurken onu seyretmek mi? Hiçbirşeye ihtiyaç duymaksızın ; ekmeği onun bakışlarında, suyu onun dokunuşunda mı yaşamak? Sadece o olmalı dosta ne gerek varki? Dostsa o, yarsa o, öyle bir sevgi olmalıki onun baktığını sevmeli, sadece onunla o an olsun diye sonraki hayatını boş vermeli sadece onunla o anı yaşamalı. Gerkirse kurşunlarıda göze almalı! O senin başının belası olmalı, onun uğruna çektiğin her acıyı baş üstünde taşımalı. Gözlerine bakınca Allahı görmeli erimeli. Bakışlarında cenetti görmeli, rahmeti ,şefkati görmeli. Kim nederse desin sadece gelmiş o, gelecek o olmalı.

Sevgi ah sevgi, var mı acaba bu kadar değerli olduğunu bilen bir sevgili, var mı sevgiyi sırf kendi sevdiği için yaşayan biri?

Sevgi, bir çocuğun göz yaşıdır, dokursun ıslak ıslak. Sevgidir insanı var edende, yok edende. Seviyorsan, güneşin doğuşudur dünyanı ısatan, ayın ışıltısıdır karanlığını aydınlatan.

Sevmeyi biliyorsa insan, insan olabilir ancak!

Tüm sevgiler sizinle birlikte olsun!

23 Ocak 2009 Cuma

müşteri şikayet mektubunda son nokta

Zaman zaman e-maillerime çok ilginç mesajlar düşüyor, hepiniz bilirsiniz. İşte bu ilginç maillerden bir tanesi, biraz traji komik, ama kesinlikle gerçeklik payı çok yüksek. Düşünerek, ama benim gibi çok gülerek zevkle okuyacağınızdan eminim. Olay bir tüketicinin başına gelenleri anlatıyor: Vestel'e yazılmış gerçek bir tüketici mektubudur:
vestel onyx flat 82 ekran 16:9 100 hz pip marka televizyonu sene önce 2.100 ytl vererek satın aldım. bu süreç (1 yıl önce)
içerisinde ilk önce konjektörü bozuldu. sebep olarak stand by)
konumunda bıraktığınız için bozuldu dediler. 260 ytl ücret
aldıktan sonra tamir ettiler. ya sabır olur böyle şeyler dedim
sineye çektim. bu arızanın üzerinden 1 yıl geçti. bu kez
renkler gitmeye başladı. servis çağırdım. renk tüpü bitmiş 600
ytl dediler. bu durum, yenisi 1000 ytl civarı olan bir
televizyonun, tüpü 600 ytl olunca çöpe at yenisini al demek. 82
yılında amcamın almanya’dangetiridiği itt schaub lorenz marka
televizyon hala takır takır çalışırken vestel üretimi 2.100
ytl'lik televizyon çöp oluyor. avukat olsam sizinle uğraşırım.
ama ben bu dünya da olmasa da öbür dünyada kesin çözüm yaratan
başka bir yol seçiyorum.

şimdi….bu televizyonu üretenin, yapım aşamasında çalışanın,
kamyona koyup istanbul'a getirenin, mağazasına koyup
müşterisine satanın, eve getirip kuran teknik servisinin,
vestel reklamın da oynayan sanatçısının, o fabrikayı yapan,
mimar ve mühendisinin bu firmanın sahibi mehmet nazif zorlu
olmak üzere ölü - diri tüm zorlu ailesinin

allah bin türlü belasini versin….. iki yakalari bir araya
gelmesin…. fabrikalari yansin, ocaklari batsin….. kuru ekmeğe
muhtaç kalsin….. kestiği kurbanlar ettiği dualar kabul olmasin…
mezarlarina bir tas su döküp, fatiha okuyan olmasin…..
cehennemin en dibinde cayir cayir yansin….. vatandaşta sattiği…
çürük malin parasiyla satin aldiği uçaği düşsün, yati batsin…..
soyu kurusun…. arayani sorani olmasin……
amentü birsin ve billahi nursun. bütün müsibetlerin vestel'in..
üzerinde dursun.
eveet. şimdi rahatladim.

gelelim ben im gibi ‘yerli malı yurdun malı herkes bunu
kullanmalı’ düşüncesi ile yaşayan ulusalcı öküzlere....
araştırmadansormadan, en azındanwww.sikayetvar.com'da ki
vestel hakkında yazılanları okumadan2.100 yytl verip bu
televizyonu alan birisi olarak, öküz olduğumu kabul ediyorum...
ama günün birinde bu aile’ye (zorlu) mensup birisiyle
karşılaşırsam, burnunun üzerine kafayı koyacağımı buradan
taahüt eder, şimdiden yaptığım bu açık tehdit’i yetkili
savcılıklara bildiririm. ayrıca allah kısmet ederse bu yaz
tatilinde çeşme’ye giderken, üşenmezsem arabanın bagajına
televizyonu koyup vestel fabrikasının kapısının önüne atacağım.
o fabrika da bu televizyonu üreten herkesin münasip bir yerine.
sokacakları kadar un ufak edip hediye olarak bırakacağım. tabii
en büyük parça mehmet nazif zorlu’ya.. vestel kullanıcısı bir
müşterisinden hatıra olarak.
bu yazdiklarima ilaveten yok biz doymadik bi de küfür ve dayak
yemek istiyoruz diyorsaniz adresim de telefonum da gerçektir.
yiyorsa arasiniz. sizden bu durumu düzeltmeniz için birşey de
istemiyorum. zira firma olarak zaten böyle bir vizyonunuz yok.
mali satana kadar sizin işiniz. allahin babadağli basmacisindan
elektronik devi olursa bu kadar olur zaten



Alıntıdır...

21 Ocak 2009 Çarşamba

BİR AŞK HİKAYESİ

Olay İngiltere’de geçiyor: Yaşlı bir bey sabah erken evinden çıkmış yolda ilerlerken, bir bisikletlinin kendisine çarpması ile yere yuvarlanmış ve hafif yaralanmış. Sokaktan geçenler yaşlı beyi hemen en yakın sağlık birimine ulaştırmışlar. Hemşireler adamcağızın yarasına pansuman yapmışlar ama biraz beklemesini ve röntgen çekerek herhangi bir kırık veya çatlak olup olmadığını inceleyeceklerini söylemişler. Yaşlı bey huzursuzlanmış, acelesi olduğunu istemediğini söylemiş. Hemşireler merakla acelesinin sebebini sormuş.Adamcağız karım huzur evinde kalıyor her sabah onunla kahvaltı etmeye giderim. Geç kalmak istemiyorum, demiş. Karınızın siz gecikince merak edeceğini düşünüyorsunuz herhalde demiş hemşire. Adam üzgün bir ifade ile ne yazık ki karım Alzheimer hastası ve benim kim olduğumu bilmiyor demiş. Hemşireler hayretle madem sizin kim olduğunuzu bilmiyor neden her gün onunla kahvaltı yapmak için koşuşturuyorsunuz demişler. Adam buruk bir sesle
"ama ben onun kim olduğunu biliyorum"

SENİ SEVİYORUM

Kaçmaya çalıştığın gerçek bir gün karşına çıkacak. Ve işte o gün kaçacak yerin olmayacak ben senin varlığını sevdim. Yokluğunu seviyorum. Sana ulaşamadığım dakikalarda Seni duymayı seni özlemeyi hiç görmesem bile seninle olmayı seviyorum Hiç hiç korkmuyorum seni sevmekten senin gülüşünü seviyorum Her bana bakışında gözlerindeki o duyguyu gözlerindeki gözlerimi seviyorum Gönlünü, seviyorum özünü, seviyorum senin dudaklarındaki sözlerini seviyorum. Yinede korkmuyorum seni sevmekten. Ben ben sendeki o sıcaklığı seviyorum sana olan uzaklığı seviyorum
Yanaklarından akan o gözyaşlarını en çok dağınık olduğunda saçlarını
Beni arayan ellerini seviyorum.
Yalnızlığımı seviyorum sebebi sensen ayrılığını seviyorum en çok yalnız kaldığımda
Beni bulan gönlünü seviyorum
Ben en çok senin bana olan sevgini seviyorum

İçimden haykırmak geliyor dünyaya sığdıramadığım seni kalbime sığdırmak
Ağlamak geliyor seni görmezssem
Özlemek geçiyor içimden seni sevmek geçiyor
İçimden sana giden bin bir türlü yol geçiyor
Korkmuyorum seni sevmekten ben yalnızca seni seviyorum
Ne o muhteşem güzelliğini ne kalbindeki özelliğini
Nede sevdiğim için. Seni yalnızca sen olduğun için
Ruhun için kalbin için aklın ve sevgin için seviyorum

Ben ben seni en çok kendim için seviyorum
Beklide ilk defa bencil oluşumu sana borçlu olduğum için
Seni seni her şey için seviyorum ve sahip olmadığım hiç birşey için
Yinede korkmuyorum seni sevmekten her dakika seninle olmayı seviyorum
Gözlerimi her açtığımda aklıma gelişini seviyorum
Her gece uyumadan önce seni sevdiğim aklıma gelince
Sensiz uyumayı bile seviyorum uyumadan önce seni düşününce

Ben seni en çok Umutsuzluğunda beni bulduğun için seviyorum
Yinede korkmuyorum seni sevmekten
Ben seni bu şehirde olduğun için değil benimle aynı toprağa ayak bastığın için
Benimle aynı gökyüzünü paylaştığın için seviyorum
Geceleri gözlerime vuran ay ışığı seninde yüzüne değdiği için seviyorum
Benim kemiklerimi ısıtan yaz güneşi sanada sanada sıcaklık veriyor diye seviyorum seni...
Benimle aynı zamanı paylaştığın için seviyorum .
Ben seni benimle yaşadığın için benden hiç gitmediğin için seviyorum
Beni hiç terk etmediğin için ellerini seviyorum Allaha açıldığında

Kalbini seviyorum kapılar açıldığında ve gözlerini seviyorum
Ve her açıldığında kapının bana baktığında içimde yakaladığım coşkumu seviyorum.
Her bana baktığında seni sevdiğimi hatırlamayı seviyorum
Yinede korkmuyorum seni sevmekten
O kadar çok seviyorumki seni sevmeyi yalnızca sen olduğun için hayatımda
Kendimi bile seviyorum. Sen olunca aklımda kalbimi seviyorum
Seni seviyorum gözlerimi seviyorum seni görüyorlar
Ruhumu seviyorum senin ruhuna bu kadar yakın diye
Gülümsemeni seviyorum seni düşününce ayakta kalışımı seviyorum sebebi sen olunca
Yinede yinede korkmuyorum seni sevmekten

Ben sana olan sevgimi yazan kalemimi seviyorum
Senin adını yazdığım kâğıdı seviyorum sana olan sevgime benzettiğim her sevgiyi seviyorum
Bana seni hatırlatan her şeyi sana giden yolları seviyorum
O kadar çok seviyorumki seni seni kaybetme korkumun sebebinde sen olduğun için seni seviyor yinede korkmuyorum seni sevmekten korkmuyorum

19 Ocak 2009 Pazartesi

ÇERİİ DOMATES KAR ELDİVENLERİ VE TOKALAR

Çalışanların bayramı pazar günü, genelde benim için çok yorucu bir gün olarak geçer iki tanede birbirinden afacan çocuğunuz olunca o güne bütün isteklerini sığdırmak isterler. Dün sabah gözümü uykudan, açar açmaz afacanlarımın küçüğü tepemdeydi, annecim bu gün bana elmalı turta yapacaktın. dakika bir gol bir.Tamam oğlum yapıcam. Ha birde sözün vardı aldığın kitabı okursam alışveriş merkezine götürecektin. Tamam oğlum götürürüm, ikinci afacan kapıda durmuş kıskanç bakışlarla hep onun istediklerini yapıyorsun. sanki yapacaklarıma oda dahil değilmiş gibi şimdi ne dersen de ikna edemezssin diye düşündüm...

söyle bakıyım sen ne istiyorsun? Hani çarşamba günü yazılı sonucum 95 gelmişti ya sende bir ödülü hakettin demiştin. ee şeyy; Sinemaya gidelimmi?
Annecim sen hafta içi çalışıyorsunya seni yormıyayım dedim pazar günü anneme derim diye düşündüm...

Bak bak nasılda işini biliyor.Yahu ne çok dilekte bulunmuşum. İyide cüzdanımın son halini şöyle bir gözden geçirince bu dileklerin bir kısmına cevap veremiyecek durumda ee söz vermiş bulunduk...

Kara kara ne yapıcağım diye düşünürken odamdan beraberce salona geçtik. ordan evde dile gelmezmi? Hani buhafta sonu beni temizleyeceğine söz vermiştin.

Of yaa kaç parça olacaktım. peehh kimse sormaz seninde ihtiyacın varmı bir şeye diye, neyse; Sızlanmak yok kendine gel dedim. Hadi bakalım beraber güzel bir kahvaltı hazırlıyalımmı? Önce ikii ağızdan birden tamam bir şartla yardım ederiz patates kızartırsan onada eyvallah dedim.


Neyse gırgır şamata bir kahvaltı faslından sonra? Düşünüyorum acaba bu günü bütün bu istekleri yapamasamda en az zarar ve küskünlükle nasıl atlatabilirim. Evet bakalım benimde bir şartım var evimiz bayağa dağılmış akşam eve dönüşte güzel bir atmosferle karşılaşmak istiyorsak önce evimizi temizlemeliyiz, biraz sahtekarlık benimkisi ama başka çarem yok.

Ya uff olmazki ama anne ya temizlik yapmayalım; Hem yapmasak neolacakki? Hayır hadi bakalım yataklarınızı, toplayıp odanızı temizleyin. yoksa sizinde isteklerinizi düşünmem lazım dedim. Somurtkanlaşan suratlar homurdana homurdana odalarına doğru yol aldılar.İki saatlik üstün körü bir temizlikten sonra...

Artık söylemeliyim diye düşünüyorum. Çocuklar hani akşama elmalı turta yapacağım'ya evde elmamızda bitmiş. Beraber önce pazara gidelimmi? Hayııır biz pazarı sevmiyoruz peki ozaman ben sizin bütün istediklerinize evet diyorum ama siz benimle bir pazara bile çıkmıyorsunuz diyip sahte bir duygu sömürüsü takılıp ikna etmeyi başardım...

Gergin havayı dağıtmak için ne kadar akrobatlık varsa yapmaya çalışıyorum. Abla biraz daha uyumlu ama küçük afacan daha inatçı ve gülmemeye kararlı gibi; Pazarın girişinde ilk dikkatimi çeken balıkçı tezgahları, her zaman ki maymun iştehımla oraya yöneldim balık alalımmı ne dersiniz? sen hep sevdiğin balığı alıyorsun diye omuz silktiler pekala hangi balığı alalım. İki ağızdan hamsii tamam dedim hamsimizi aldık.Birde bunun yanında güzel bir salata gider hemen manav reonuna doğru gittik.
Hadi bakalım biriniz kıvırcığı, birinizde havucu beğenin.Bende salatalığı alıyım. onlara verdiğim büyük görevin sorumluluğuyla büyük bir ciddiyetle her kes alacağını büyük biz titizlikle seçiyor.

Biraz ilerdeki tezgahı gözlerine kestiriyorlar. Anne bak çeri domates, tabi bu benim küçük afacanın ağzından çeli diye duyduğumuz tatlı bir söylem. Beraberce çeli domateslere doğru gidiyoruz. Hadi beraber beğenelim pazarcının bize verdiği poşete çelileri doldurmaya çalışıyoruz küçüğü, büyüğüne abla bakşana ne kadar küçükler bu en küçük çeli benim sen yemiyecekşin tamammı. ablada salak bende şimdi bulucam senin çerine kalmadım hem onun adı çeli değil çeri tamammı.

Ben araya şştt diye girme ihtiyacı duysam bile aralarındaki çekişme hoşuma gidiyor.
Allahım çocuklar kadar güzel bir şey varmı bu gezegende kandırılmaları ne kadar basit, onları mutlu etmek ne kadar kolay hani sanki aldıkları pazardan çeri domates değilde lüks bir oyuncak mağazasından seç beğen demişsin. Annecim buda çok küçük dimi bunuda poşete koyayımmı koy çocuğum annecim bunlarıda salatanın üstüne süs yaparsın dimi yaparım yavrum...

Artık yüzleri gülüyordu annecim üzüm yaprağı var burda allalımmı sarma yaparsın. Peki alalım.Yufkacıdan geçerken annecim bize börek yaparmısın? Yaparım;servis saatini beklerken giyim reyonlarında oyalanmaya başladık. Tatlı afacanım hafif bir hamleyle montumu çekiştirdi annecim paran varmı ? bana eldiven alırmısın gözlerinin baktığı yönü takip edince fenerbahçe renkli kar eldivenleri dikattimi çekti. tezgaha yaklaşınca yüzündeki çok heyecanlı ama aynı zamanda mahçup bakışları beni çok etkilemişti...



Ben eldivenin fiyatını öğrendikten sonra yine hafif bir dürtüyle eğildiğimde annecim pahalı istersen alma derken ki hali görülmeye değerdi doğrusu; sadece 7 yaşındaki bir çocuğun bu düşünceli sözü insana dağları bile aştırır. Ablasıda bundan cesaretlenerek banada iki tane toka alırmısın?

Artık servis saatimiz gelmişti eve dönmek üzere servise bindik. Biri eline eldivenleri takmış, diğeri beğendiği taşlı tokaları sımsıkı tutmuş dünyanın en mutlu çocukları, rolündeler. Eve gelir gelmez arşivi karıştırdım aldığım ama derslerden seyredilmeye zaman olmayan bir çizgifilm sidisini tv nin üstüne koyduktan sonra beraberce balığımızı üstüne çeli domatesleri, süs olarak koyduğum salatayı elmalı turtamızı mutfağı savaş alanına çevirmiş olsakta beraberce yaptık.

Güzel bir akşam yemeğinden sonra;ayırdığım çizgifilm sidisini seyretmek üzere dvd ye taktım. Elmalı turtamızda var. Yanına birde mısırda patlattıkmı değmeyin keyfimize, eldivenlerde elimizde!.. Bir kaleci edasıyla hareketler de yapıyoruz aldığımız tokanında son aldığımız siyah üzerindeki pembe çiçekli elbiseye çok uyacağınıda karar verdik. Daha ne olsun bizden mutlusu yok . Sabahki isteklerden eser kalmamıştı mutluluk oyunları dedikleri bu olmalı..


Böylece bir pazar'ı daha kazasız, belasız ve küçük mutluluk oyunlarıyla bitirmiş olduk. şunu bilmek lazımki yeterki insan istesin bir çeli domatezde bile dünyanın en büyük mutluluğunu bulabiliriz.
 

derince © 2008 . Design By: SkinCorner